MEÇHUL KIZ : BİLİNEMEZ ÖTEKİNİN UĞULTUSU

Rosetta, Bisikletli Çocuk ve İki Gün Bir Gece gibi filmleriyle kısa zamanda tanınan Belçikalı yönetmenler Dardenne kardeşler son filmleri olan Meçhul Kız’da toplumsal olanla bireysel olanın ortaklaştığı noktada, etik ve diğeri ile olan ilişki üzerine eğiliyorlar. Kaygı ve korkular arasında Öteki’ne uzanmanın ve insan kalabilmenin yolları üzerine bizi düşünmeye davet ediyorlar.
Filmin psikopolitik okumasında, Fransız bayrağında temsil olan mavi, beyaz ve kırmızı renklerinden dem vurabiliriz. Bu üç renk ayrı ayrı yada bir arada olmak üzere filmin bir çok sahnesinde sıklıkla görülür. Bu üç rengin temsil ettiği değerler, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik politik olduğu kadar etik değerlerdir. Ana karakterin yolculuğu da başka bir felsefi düzlemde, bunları yeniden inşa etmekle karakterizedir.  İnsanları gündelik varoluşa mahkum eden kapitalizmin ürettiği riyakarlığa İnsan ve Etik temelli çığlıktır.

Mesleğinde yeni sayılabilecek olan genç doktor Jenny Davin, yoğun bir çalışma gününün akşamında,  mesaisi bittikten sonra ısrarla çalan ofisinin kapısını açmaz. Ertesi sabah kapısına gelen polislerden, kapısını korku dolu bir kadının sığınmak için çaldığını ve daha sonra bu kadının öldüğünü öğrenir. Bu trajik olaydan etkilenen Jenny’nin izini sürmeye başladığı olayın içinde, insan varoluşunun parmak izleri belirmeye başlar.

Film, kendini suçlu hisseden bir vicdanın hakikati bulmak için verdiği savaşın öyküsü gibi görünse de, esas olarak bundan çok daha derin bir insani meseleyi ele almaktadır. Psikanalizin terminolojisi içinden devşirerek açıklayabileceğimiz empati, suçluluk, vicdan kavramlarının intrapsişik çözümlemesi kadar filmi, başka bir felsefi soyutlama düzeyinden okumakta mümkündür.

Film faili meçhul bir ölümün hikayesidir ve görünürde meçhulün kim olduğu bellidir. Meçhul, ölmüş olan kadındır. Ancak dikkatle baktığımız da meçhul olan sadece cesedin adı değildir. Kişi, kendi ölümünü ölemeyeceği için, sadece ölüyken değil, belki ölmeden önce de meçhuldür. Yani meçhullük, ölüme geçişle değil çok daha öncesinde ortaya çıkan bir şeydir. Meçhul olmak insan varlığının doğasına içkindir. Filmde aslında herkes bir seviyede meçhuldür: Çocuk olarak, kadın olarak, seks işçisi olarak, yaşlı olarak, göçmen olarak, insan olarak.

Bu durumda aslında herkes meçhulse, filmde isminden başka bir bilgi olmayan, bize tarihinden hiçbir ipucu verilmeyen Dr. Davin, aslında somut bir insan değil, bir mecaz, bir temsildir. Ona doktor rolünün verilmesi tesadüf değildir. O insan ilişkilerinin hakiki bir temele oturmasını sağlayacak olan bir Şifacı, Onarıcı arketipidir. İnsan olmayı, yani Varlık’ı  temsil eden bir insandır. Bu insan-varlık, ancak Öteki ile olan ilişkisinde anlam bulabilen bir varlıktır. Bunun yolu kendimizi, her zaman meçhul olan ötekine açmak, korkular, kimlikler, inançlar nedeniyle kulaklarımızı ötekine tıkamamaktır.

Film bir mecaz olarak, İnsan-Varlık’ı temsil eden, Jenny’nin dinleme faaliyeti ile açılır. Jenny bir hastasını muayene etmekte, sırt nahiyesinden ciğerlerini dinlemektedir. Buradaki soru şudur? Jenny, neyi dinlemektedir? Dr. Davin, gaipten gelen bir sesi dinlemektedir. Bu ses herkese değil,  doktorda temsil edilen Onarıcı’ya açıktır. Jenny gaipten gelen sesi dinlemeyi ve anonim olan o sesi isme çevirmeyi başaracak olan kişidir. Yani meçhulü adlandıracak olandır. Böylece film, dinleme metaforunu en başa yazar. Burada bir hasta ile ilişkinin seçilmesi de önemlidir. Çünkü hasta, yaşamla ölüm arasındaki insanı, bizatihi hepimizi temsil eder. Ölüme giden birer varlık olarak aslında hepimiz yaşamla ölüm arasında dolanırız.

Film, meçhulün meçhulü dinlemesinin ve onunla konuşmasının hikayesidir. Bu insanın insanla ilişkisidir. Başka’nın, Öteki’nin, Bilinemeyenin-bir anlamda Meçhulün-  filozofu olan Emmanuel Levinas’a göre, başkası mutlak bir ilişkisizlik halidir. Levinas bu mutlak ilişkisizlik içinde, ancak bir meçhul Öteki’nin sorumluluğunu aldığımızda, etiğin özneleştiğini ve insana dönüştüğümüzü söyler. Bu ilişkinin kurulduğu yer ise Yüz’dür. Filmin içinde Jenny’i adalete çağıran, meçhul Öteki’nin sorumluluğunu almaya, etik yani İnsan olmaya davet eden sahne, işyeri kayıtlarında kızın yüzünü gördüğü sahnedir. O sahneye kadar Jenny bu çağrıyı işitmemiştir. Levinas bize, insanın en büyük korkusunun birisi tarafından öldürülmek olduğunu söyler. Tam da bu nedenle ilk yasa maddesi ‘Öldürmeyeceksin’dir. Bir insanın yüzüne bakarak onu öldüremeyiz, bunu yaptığımız anda Etik olarak İnsan tanımından çıkar, bir müsveddeye dönüşürüz. Levinas’ın savaş ve holokost sonrasında, insanı ‘İnsan’ yapan etik sorunsalın peşine düşmüş bir Yahudi filozof olduğunu unutmamak gerekiyor. Yahudiler, hasım olduğu, savaştığı, tehdit oldukları için öldürülmediler. Sadece Öteki yani meçhul bir ‘O’, oldukları için öldürüldüler.

Levinas’a göre bir insanı anlamak imkansızdır. Bir insanı anladığımız iddia etmeye başladığımız andan itibaren, aslında zihnimizde oluşturduğumuz, bir takım tanımlamalar ve fikirlerle ilişki kurmaya başlarız. Bu imgeler her ne kadar diğerinden hasat edilmişse de, nihayetinde bizatihi ‘O’ değildir. Anlamak, bu içsel imgelere, ‘O’muamelesi yapmaktır. Bu imgeler sadece bilişsel yapılar değil, aynı zamanda onların duygularla bezenmiş formlarıdır. Yani bir insanı anladığımızda, onu ruhsallığımız içine alıp, öğütüp yok ederiz. Meçhul olanı tanıdık bir şeye çevirip ve tanıdığımızı iddia ettiğimiz şeye de O deriz. Kendi yarattığımız bir temsile, hakiki bir insan muamelesi yapmaya başlarız. Levinas’a göre bu anlamda bir Öteki’ni anlama imkanı mümkün değildir. Hatta birini anlamaya yakınlaşmanın tek yolu onun hep belirsiz ve muğlak kalmasıdır. Yani birisi olacak, onu hiç anlamayacağımı kabul edeceğim, ama sorumluluğunu yüklenebileceğim.

Levinas’ın felsefesi aşkın bir felsefedir, yani insan bilincini aşan, ötesine geçen felsefedir. Levinas bu aşkınlık noktasına Tanrı’yı yerleştirir. Ama bu bildiğimiz anlamda yaratıcı, muktedir Tanrı değil, Tanrı fikridir. Tanrı’nın varlığına inanmayabiliriz ama Tanrı Fikrinde zuhur eden adalete inanabiliriz. Bu fikir, adaletin kurucusu olan fikirdir. Heidegger’den farklı olarak Levinas’ta Hiçlik’e giden bir Varlık yoktur. Varlık bilinmeyene gider. Çünkü Hiçlik, konuşulabilir, kavranabilir, üzerine düşünülebilir bir şey değildir. Varlık’ın yok olması Hiçlik’e gidiş değil ilginç biçimde mevcudiyete gidiştir. Benim Varoluşum bir Öznenin varoluşu olmaktan çıkar ve Levinas’ın İl Ya (Var) dediği şeye dönüşür. Orada, artık olmayan bir Var’lık olarak kalırız. Olmayan bir Var, ‘Ben’den geri kalandır ve bu Var, benin içinden çekilip gittiği, anonim, öznesiz bir Var’dır. Gitmiş olan hem gitmiştir, hem de gidişiyle birlikte bize varlığını sürekli bildirmektedir. Filmde ölen kadın da varoluşunu yitirmiş, ölmüş, ancak gitmemiştir, hep oradadır, öznesiz bir Var olarak oradadır. Filmin sonuna doğru Dr. Davin ve fail arasındaki konuşma tam da bu durumu özetlemektedir. Fail ısrarla ‘Yüzüme bakma’ der.  Dr. Davin, polise haber vermeyeceğini, ama sorumluluğu üstlenmesini istediğinde, ‘Onun umurunda değil, öldü O’ der. Dr. Davin’in cevabı ‘Ölmüş olsaydı sürekli aklımızda olmazdı’ diye yankılanır. Meçhulün mevcudiyeti, Yüz ve sorumluluk bir kez daha önümüze dikilir.

Var, öznesiz bir uğultu, bir dehşet olarak kalır. İşte insanın kulağı hep bu uğultuya maruz kalır, kulağımız tırmalar ve bizi yutar. Küçük bir çocuğu kaygılanması, karanlıktan korkması, bir gün içi boşalmaya aday bir Varlık olarak hissettiği dehşetin uğultusudur. Yani varoluştan, öznesiz bir Var’a dönüşecek olan bireyin korkusudur.

Var’dan yankılanan bu uğultulu dehşet insan için sorundur. İnsan canlısı, zorunlu olarak öleceği bilgisini içselleştirerek büyür bu nedenle bu dehşetin uğultusundan kaçması imkansızdır. Ölümü alamayan bir bünyenin, ruhsallığın içine defalarca bu bilgi yerleştirilir. İnsan kendisine zincirlenmiştir ve kendisi olmasının sınırları yoktur. Filmdeki karakterlere baktığımızda onların da sınırsız biçimde olma halleri vardır. Olmanın bu sınırsız imkanları nedeniyle insanın kendinden kaçıp kurtulması imkansızdır. Buna rağmen insanda, kendine zincirlenmişliği kırma, kendinden kaçma eğilimleri her zaman mevcuttur. Bu kendini aşma hali transandantaldır. İnsan kendinden kaçarak, kendini aşma girişiminde bulunur. Bu aşkınlık arayışı bizi Öteki ile ilişkiye taşır, ama öteki de mutlak bir ilişkisizlikse bu nasıl olacaktır? İşte beni aşkınlığa taşıyan, kendimin dehşetinden kurtaracak olan, etik olarak öteki ile ilişki, yani onun Yüz’ü ile kurduğum ilişkidir. Beni insan olmaya çağıran buyruk ‘Öldürmeyeceksin’dir.

Etrafımızda kimse yokken, bir başkasını öldürmeme engel olan şey bu felsefi etik temeldir. Bu yasa bizi insan yapar. ‘Beni Öldürme’ olarak da tercüme edebileceğimiz bu sesin yankısında hem merhamet talebi ile hem de bir Emir aynı anda gerçekleşir. Öldürmeyeceksin talebi yüz yüze ilişkide zuhur eder. Öteki var kalışını, bu yasa aracılığıyla bir borç olarak bana devretmiştir. Böylelikle ben, Öteki tarafından rehin alınmış olurum, bu rehin alınmışlık, sorumluluğun başladığı yerdir. Yüz’de görülen bu talep, (merhamet ve buyruk) insanda utanç yaratır. Bu utanç, insanı aşkın, etik bir pozisyona iter. Bu talebi işiten kişi, bilmemiş gibi yapamaz. Tanık olduğu bu şeye sırt çeviremez. Böylece insan için esas olan Varlık değil, Etik olur. Bu ses özünde hep meçhulden gelir. Kutsal kitaplara baktığımızda, Musa’ya Tur Dağı’nda ses meçhulden gelir. Oğlunu kurban edecek ibrahim’e ses yine meçhulden gelir. Her ikisinde de Yüz oradadır. Birinde evladın yüzü, diğerinde ise Tanrı’nın görünmeyen Yüz’ü olarak belirir. İster yanan çalı olsun, isterse bir melek, ‘O’ bir yüzün temsilidir. İbrahim’e seslenildiğin de o ‘buradayım’ diye cevap verir. Buradayım, sorumluluğu almaya hazırım anlamına gelir. İbrahim, Etiği inşa eden Yasa’dan kaçamaz. Evlat katli ve Koç hikayesi sadece bir dolgudur, burada esas anlatılmaya çalışılan, meçhulden gelen sesle kurulan etik bir buradalık ilişkisidir. İbrahim e seslenen Tanrı değil, Tanrı fikridir. Yani Tanrı dediğimiz aslında hep meçhul olan Ötekidir. Öteki Tanrıdır. Tanrı fikri, Meçhulün yerine yerleşmiş olan şeydir. Yani Yasadır. Üçüncüdür. İki kişinin arasına giren ve adil olanı bulmaya çalışandır. Bu boş gösterene Yasa namına Tanrı adını veririz. İlişkinin gerçek anlamda var olabilmesi için her zaman bir üçüncü gerekir. Üçüncü hem Tanık, hem Hakimdir. İkili ilişkiye müdahil olarak, ben ile öteki arasındaki adaleti düzenler. İki insanın birbirine dair edimleri kendilerinin tartması mümkün değildir. Terazinin kefeleri, kendilerini tartmaz, aradaki el tartıyı gerçekleştirir. Eşitlik ilişkisini inşa eder. Bu üçüncü Tanrı fikrinde imlenen Yasa’dır. Tanrı’nın bu ele avuca gelmez, bilinemez, adı dile getirilemez halleri, bizi hep O üzerine düşünmeye çağırır. O, Ben olmayandır. Freudcu anlamda söylersek O aynı zamanda, İd’dir. İd, Ben (Ego) olmayandır. Hep muamma ve meçhul olan O üzerine düşünme imkanı namevcutun, mevcudiyetidir.
Dr. Davin de steteskopla meçhulden gelen sesleri dinleyen ve ötekinin sorumluluğunu bir borç olarak yüklenen, Yüz de imlenen yasayı ve aşkınlık imkanını seçen peygamber özneler gibi davranır.

Dr. Davin, ölen kızın yüzünü gördüğü anda, ölen kendi varlığını bir borç olarak ona devretmiştir. Ve doktor artık anonim bir özneye dönüşen kadının sorumluluğun tam o sahnede yüklenir. Eğer doktor bir temsilse, ondan kaçması mümkün değildir. Bu borç bırakılamaz ve devredilemezdir daha ilginci geri ödenemez bir borçtur. Dr. Davin geri ödemesiz olarak rehin alınmıştır. İşte kendisini hiç tanımadığı birine emanet etmiş olan kadın, bir borç olarak yüklenilmiş, kim olduğu bilinmeden sorumluluğu alınmış hale gelmiştir. Dr. Davin bu ilişkinin sorumluluğunu alırsa etik özne haline gelecektir. Ben dediğimiz etik özne, yani İnsan, ancak bu anlamda ötekini yüklenerek kurulabilir. Özgürlüğümü özgür kılan, bana kendimi aşma potansiyeli veren, Var’ın dehşetinden ve uğultusundan kurtulmamı sağlayan tek şey Öteki’dir. Yoksa varlığımıza zincirli kalırız.

Levinas bu imkana, Hipostaz adını verir. Hipostaz,  bir Varolan’ın ortaya çıkıp anonim bir varlığı üstlenmesidir. Film bağlamında Hipostaz Dr. Davin’dir. Anonim ise ölen kadındır. Adsız olan varlığa doğru çağrılır.

Dr. Davin’in takıntı gibi görünen halleri, olayın peşine şiddetle düşmesi, yanıtlar için sıkıştırması, ertelememesi, unutmaması, onun Şimdi de ısrarıdır. Çünkü anonim özne ile ilişkisi Şimdi de gerçekleşmiştir. Ancak ‘Şimdi’nin içinde kurulan hakiki bir ilişki imkanı bizi gelecekteki kaçamayacağımız, anonim dehşetin uğultusuna karşı insan kılabilir. O nedenle ‘Şimdi’nin içinde, anonim olan şey gelir, sonsuzun dehşeti yırtılır, var olmanın basıncı geçici olarak askıya alınır.

Hakiki bir ilişki önemlidir. Dr. Davin filmdeki tüm karakterlerle yumuşak ama kararlı şimdi de vücut bulan hakiki bir ilişkiye davet eder. Geçmiş öyküleri ya da gelecek korkularının zamanında değil, Şimdi de ilişki kurma kapasitelerini onararak onların var olma imkanlarını genişletir. Dr. Davin adeta hakikatin iletkeni, denek taşıdır. Onunla ilişkiye giren herkes ya sahte ya hakiki olmak zorunda kalır.  Her zaman açıktır, O etik bir yasadır ama yargıç değildir. İnsanları yargılamaz, sorumluluğa davet eder. ‘Şimdi’nin özel bir anlamı vardır. Şimdi, içinde Hiçliğin imkansız olduğu bir yerdir, çünkü olan olmaktadır. Olmakta olanda Hiçlik olamayacağı, imkansızlaştığı için  bu Umut anlamına gelir. Bu nedenle Şimdi hep umuttur, Şimdinin içinde Öteki ile hakiki bir ilişki kurmayı başaran insan da hep umutludur. Öteki aynı zamanda bana, anonim Var’a doğru, giden Ben’i yalnızlığımdan çekip çıkarma, bana kendimden de sıyrılma imkanını da vermiş olur. Ancak bu gidişattaki kendimden sıyrılarak gerçek bir Ben e dönüşmek mümkündür. Bu noktadan baktığımızda empati ve ötekini anlamaya dair hiçbir şey yoktur. Ötekinin tümden meçhullüğünü kabul ederek ilişki içinde kalabilmek vardır. Öteki hep muamma, meçhul, savunmasızdır. Meçhul sonsuz anlam barındırdığından dolayı, Öteki bana aynı zamanda sonsuzluk imkanı sunar. Tanrı bize aslında bir şey söylemeden mırıldanarak geçip gitmiştir. Bize bir şey söylemeyerek, meçhul kalmıştır. Sadece öldürmeyeceksin diye fısıldamıştır. Yasa yerine ikame ettiğimiz Tanrı fikri, bize ‘O’ üzerine düşünme imkanı verir. Bunu sağlayan ‘O’nun bilinemezliğidir. Burada bahsedilen ‘O’ Tanrı değil, meçhul olan Ötekidir. Yani İnsandır.

Bir başka gönderme Habil’le Kabil hikayesi üzerindendir. Kabil, kardeşi Habil’i  Tanrı onun sunularını kabul ettiği ve onu daha çok sevdiğini düşündüğü için öldürmüş ve cesedi ne yapacağını bilememiştir. Belki de ikili ilişki içinde, Öldürmeyeceksin emrinin tecelli ettiği yer burasıdır. Bu hikaye, insanı insan olmaktan çıkaran en eski yazılı örneklerdendir. Filmde i kardeşini sevgilisinden kıskanan ve sevgilisinin onu seçerek kendisini evden atacağından korkan abla, kardeşinin ölümünden sonra sessiz kalmıştır. Dr. Davin’in onu da yargılamaz, ama kardeşinin hikayesine, naaşına sahip çıkmaya çağırır. Adeta, Tanrı’nın kimi daha çok seveceği konusunda rekabet eden kardeşler vardır. Bu Tanrı yerine ebeveynleri de yazabiliriz, ebeveynlerin gözdesi olmak uğruna açık ya da örtük rekabet eden kardeşlerden bahsedebiliriz.
Filmin Levinasçı yorumunda izini sürebileceğimiz  hatlar bunlardır. Sırasıyla Meçhul, Meçhul’ün Yüzü ile karşılaşma, Tanık olma, Öteki üzerine düşünme, onunla olan ilişki üzerinden kendimize ulaşma, sorumluluk alma, bu sorumluluğun ancak etik bir ilişki kipi yani adaletle mana bulması ve herkesin hakikate davet edilmesidir. Dr. Davin karakteri ancak Etikle bezendiğinde İnsan olan öznenin, Öteki ile ilişkisi üzerinden kendisini var kılmanın temsilidir.

 

Film bir Meçhulün başka bir Meçhulle insanlık gailesi üzerine konuşmasının metaforudur.

.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s