SÜPER KAHRAMANLAR İNSANLARDAN NEFRET EDER Mİ?


Eve gitmeden önce biraz azık almak için bakkala uğramıştım. Nedense sakız kokan bu küçük dükkânda, gofret kutusunun dibinde kalan son nevaleyi fileye indirmiş, ağzımın kenarıyla “Hesaba yazıver Veysel Efendi” derken utancımı da cümlenin dibine iliştirmiştim. Veysel Efendi “Ama geçen aydan….” diye başlarken kendimi dışarı atmış, kasetçiden bangır bangır yayılan “Batsın bu dünya!” şarkısına eşlik ederek yola koyulmuştum. Memuriyetten yoksullukla emekli olmama ramak kalmış, yıllardır biriktirdiğim hayaller en fazla birkaç maaş ikramiye olarak hayatıma renk katmıştı. Ancak eksik ciltlerini toplamak için sağa sola yatırdığım para, çizgi romanlar yüzünden heder olup gitmişti. Çocukluğumdan beri çizgi romanlara olan sevdam azalmamış, bilakis hayattan bunaldıkça kendimi uzayda, fezada, Vahşi Batı’da daha fazla fink atarken bulmaya başlamıştım.

Eşimin ölümünden sonra, çocuklar da evden ayrılınca yıllardır yalnız yaşar olmuştum. Biraz daha boş versem neredeyse perili eve dönecek olan hanemin, ağır karanlık kapısına geldiğimde, anahtarı boş yere yokladığımı fark ediverdim.

Anahtar, hasta ziyareti için uğradığım, işyerinden genç arkadaş Ferit Bey’in evinde kalmıştı. Ferit Bey ziyadesiyle saf, yer yer salaklık ölçüsünde şaşkın bir insandı. Beş yaşındaki kızına oyuncak ararken, “Hay Allah ne yapsak acaba?” deyince, ben de tepesinde bir ayıcık olan anahtarlığımı oynasın diye bu soyu sabuk sabiye vermiş, anahtarlığı da orada unutmuştum. Anlaşıldığı üzere salaklığın bulaşıcı bir etkisi vardı. İyilikten maraz doğar diye boşuna söylememişlerdi.

Gerisin geri edip, telefon kulübesine yöneldim, Ferit Bey’e telefon edip “Anahtarı al da başına çal şimdi” diyesim vardı ki, en müşfik ses tonumla tekrar uğrayacağımı söyleyip ahizeyi yerine bıraktım.

Tam dışarı adımımı atacakken, birden gözümü alan şerareler koptu ve ne yapacağımı bilmez halde kendimi kulübenin dibine kıvrılmış halde buldum. Önümde dizlere kadar çıkan kırmızı çizmeler uzayıp gidiyordu. Rüküşlükten nasibini ancak bitpazarı kadar almış olan mahallemizde bu çizmeleri giyecek bir hatun olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Derken göz yuvarlarım daha yukarı hareket etti ve dizlerin bitiminde mavi tayta sarılmış kaslı bacaklar gördüm. İşin rengi, tahmin etmediğim biçimde değişiyordu. Renk tayfında kırmızıdan maviye doğru kayma bir cismin yakınlaştığına delalet ediyormuş. Öğlen arası helva ekmek yediğim sırada, masaya serdiğim neşriyatın ilim irfan kısmında böyle yazıyordu. Belli ki ilim şaşmaz bir öngörüyle hareket ediyor, menfi ya da müspet hemen sonuçları ortaya koyuyordu. Biraz daha yukarıya temaşa eylediğimde, bu defa beni kırmızı bir mayo karşıladı. Daha evvel asabiyeden tımarhaneye doğru yaptığım kısa ziyaretlerde bazı üniformalar görmüştüm ancak bu hiçbirine benzemiyordu. Sarı bir kuşakla sağlama alınmış olan kımızı mayonun üstünde, heyula bir vücut, bu vücudun tam orta yerinde ise kocaman bir S arması vardı. Biraz eprimiş kırmızı bir pelerin bu kostümü tamamlıyordu.
Bir an için, olup bitende bir yamukluk var duygusuna kapılsam da, zihnimin çocuklukta kalmış tarafı, “Süpermen?” diye soruyla inilti arası bir ünlem boca etti, daracık kulübeye. Buna mukabil gelen “Yardım edeyim bey amca” cevabı ise daha da tuhaftı. Yine bir gün ekmek arası helva yerken gazetenin bir köşesinde sürreal sanat diye bir şeyler okumuştum. Ne sanatı, ne yazılanları anlamak mümkün değildi. İşte durum tam olarak böyle cereyan ediyordu ve tek istediğim şey ekmek arası helvanın sükûnetine geri dönmekti.

“Berhudar ol evladım” dememe zaman kalmadan kendimi bu koç yiğidin kollarında buluverdim. Bir yandan mahallelinin şaşkın bakışları arasında eve doğru arşınlanırken, arşınlanırken diyorum çünkü hâlâ bir bebek gibi kucağındaydım, diğer yandan anahtar meselesi üzerine tefekkür etmeye çalışıyordum. Kapıya gelince “Bak evladım” diye bir tirada başlayacaktım ki kapı tokmağını tuttuğu gibi söküverdi hergele. Çocukluğumun kahramanı evime destursuzca adım atarken, ben de arkasından seğirtip onu misafir odasına doğru itiverdim.
Süpermen’in gözlerinin feri kaçmış, ihtişamından pek eser kalmamıştı. “Bey amca, Tanrı misafiriyim kabul edersen” demesiyle, tuhaf karşılaşmamız garip bir ortaklığa dönüşmüştü. Bulgur, cacık ve helvadan oluşan akşam yemeğini sessizce yedikten sonra, birden “Nefret ediyorum abicim” diye nida ediverdi mayolu genç. Onun bu nidası beni ziyadesiyle güldürmüş, “Bilsen bende ne nefretler dolanıyor” diye geçirmiştim içimden.

Hafta sonu olması hasebiyle gecenin gidişatı belli olmuş gibiydi. Peynir, söğüş domates ve rakıyı masaya koymamla birlikte, yavaştan diller çözülmeye başlamıştı. Asabiye doktorum, bana konuşma tedavisinden bahsetmişti. Böyle karşılıklı oturuluyor ama rakı içmeden, uzun uzun havadisler anlatılıyordu. “Tedavi esnasında helva ekmek yemek serbest mi?” diye sorduğumda, Doktor Ruhsar Bey, “Etmeyin Allah aşkına” demiş, söylediğimi kendine ve tedaviye karşı bir tavır olarak değerlendirmiş, yarı kapalı göz kapaklarının ardından bakan şüpheci edasıyla, not defterine bir şeyler karalamıştı. Bu konuşma tedavisi benim nefretlerime dair olacaktı. Henüz birkaç kere teşrik-i mesai etmişken, şimdi karşıma bitik Süpermen çıkmıştı. Doktor Ruhsar Bey’den kaptığım kadarıyla Süpermen’e rakı içirip, konuşma tedavisi uygulamaya karar vermiştim.

Dokunsan ağlayacak durumda olan Süpermen, önce lanetler okuyarak dünyaya istim bıraktıktan sonra, niye böyle nefretle dolup taştığını anlatmaya başladı. Süpermen bizim memlekete başka bir diyardan gelmiş, anası babası bu sübyanı küçükken başka bir ailenin yanına evlatlık verip ortadan kaybolmuşlardı. Yeni evindeki analık ve babalık iyi insanlar olsa da bizim hergelenin iç dünyasına pek vakıf olamamışlardı. Kendi dramından kurtulamayan Süpermen, “Ben çektim eller çekmesin” diyerek varını yoğunu insanlığı kurtarmaya adamıştı. Heyhat yaptıkları kuru bir takdirden öte gitmeyip bir de kendisini insanlardan gizlemek zorunda kalınca, yaşadığı bölünmüş hayata, süperleşmek zorunda kalmasına isyan etmiş, içi insanlara dair kor kızgınlıkla dolmaya başlamıştı. Önceleri alkışlar hoşuna giderken, onu havalara uçururken (kendi tabiriyle!) sonraları yetmez olmuştu. Zamanla insanlığı kurtarmaya yönelik bu telafi çabaları aslına rücu etmiş, dünyadan duygusal alacağını tahsil etmek isteyen öfkeli çocuk tarafı amansızca hortlamıştı.
Ben rakıyı verdikçe veriyor, o da açıldıkça açılıyordu. Birden aklıma okuduğum bir yazı geldi, işe geç kaldığım bir gün vapurda ekmek arası helvayla kayıntı yapmaya çalışırken Viyanalı tabip Zigismund Froyd’un bir açıklamasını okumuştum. Froyd bu yazıda, aşk ve nefretin, bir paranın iki yüzü gibi olduğunu, sevdiğimiz kişilerden şuurdışı halde nefret ettiğimizi ya da nefretimize mucip kişileri şuurdışı arzu ettiğimizi tefrika ediyordu. Nitekim Froyd bu koyu hasedin altında aslında korkular ve içtimai olarak beğenilme, kabul edilme ihtiyaçları olduğunu söylüyor ve bu hislerin analiz edilmesi gerektiğini, başka türlü şifa bulmanın zor olacağını belirterek yazıyı bitiriyordu.

Aslında okuduklarım bana pek uzak gelmemişti, ben de oldum olası insanları sevmez, müdürümden, çalışma arkadaşlarımdan, komşularımdan nefret ederdim. Aslında bütün bu gürültüm sevilme isteğimden kaynaklanıyordu. Beni sevmediğini düşündüğüm bu dünyayı kafamın içinde nicelerce havaya uçurmuş, kimlerin ama kimlerin en acı ölümlerini dilemiş, herkesin önümde saygıyla eğildiği törenlerin düzenlendiği sahneleri hayal etmiştim. Çizgi roman kahramanlarına hayranlığım da buradan geliyordu. Onlar her işin üstesinden geliyorlar, herkes tarafından seviliyorlardı. Oysa herkesin sevip sevildiği bu dünyanın tek yalnızı olan ben, insanlara kötü davranıp kendimden mahrum bırakarak intikamımı alıyordum.

Ben kendi nefretime dalmış giderken, şirazesi yavaştan kaymaya başlamış olan Süpermen “Abi insanı ancak yuvasından gelen yaralar!” diye terennüm etmekteydi. İşte o anda bir şimşek gibi gözlerimin önünde çakan gerçeği idrak ettim. Süpermen Kriptonit’ten bahsediyordu. Çizgi romanlarda, bu durdurulamaz kahramanı dize getirmenin tek yolu, kendi memleketine, kendi evine münhasır olan bu elementi ona doğrultmaktı. Böylece Süpermen bitap düşüyor, çarkçı katırı gibi dön baba dönüyor, ne denirse onu yapıyordu. Yani Süpermen’in gücü yuvasından getirdiği kadardı.

Yuvasından yeterince sevgi ve iyilik depolayarak gelmediği için, bu kendini sevmeme, kıymetsizlik hislerini önce dünyayı kurtarma hayalleriyle alt etmeye çalışmış, heyhat yaş kemale erip sahte alkışlar, kof övgüler yetmez hale gelince, içinde dümeni ele geçirmeye hazır olan nefret ejderhası yönetime el koymuş ve ilk saldırısını telefon kulübesinde bana yapmıştı. Ancak kendinden beter durumdaki beni görünce yine yardım etmeye yönelik insiyakla harekete geçmiş, böylece fasit bir daire haline gelen kaderine teslim olmuştu.
Doktor Ruhsar Bey’den kaptığım bir iki cümleyle vaziyeti toparlama gayesiyle, “Peki ne isterdin, nasıl olsa hayat sana bayram olurdu?” deyince, önce ağlamaktan kızarmış gözleriyle melül melül baktı bana ve sonra, “Bir yuvam olsa, bir sevenim olsa, kendim olmaktan başka bir şey olmaya zorlanmasam!” deyiverdi. Garipti. Onun ilacı olan şey, benim için hastalığın ta kendisiydi. Bir evim vardı, tüm nemrut hallerime rağmen insanlar beni anlamsızca seviyorlar, belki de delidir deyip idare ediyorlardı. “Kendimden başka bir şey olmasam, sadece kendim olsam” düşüncesi benim için başlı başına faciaydı, ben tam da kendime katlanamıyordum. Bu fikirlerimi söyleyince, “Seni kim sevmedi bu kadar! Ne incitti bu denli” deyiverdi. Ben de gayri ihtiyari “Aslında kimse!” diye yanıtladım.

Şimdi ikimizin de hisleri alevli bir hal almıştı, neredeyse birbirimizin dudaklarına yapışacakken, aklıma sefertasına koyacağım yarınki ekmek arası helvamı getirerek kendimi bu salya sümük duygusallıktan kurtardım. Nefret meselesi böyle, kabak çocukların başını okşar gibi iki hareketle çözülseydi, pek sihirli olurdu. Süpermen ve ben bu konuda tam aksi fikirlere sahiptik, muhtemelen Doktor Ruhsar Bey ve Viyanalı Tabip Froyd, Süpermen’i desteklerdi. Oysa ben bu amatör konuşma tedavisinin yaralara şifa olacağını pek düşünmüyor, hatta bu bitap gencin evime yerleşme planları kurduğundan şüpheleniyordum. Alkol içinde yüzen puslu zihnim, işin içinde bir bit yeniği olduğunu can havliyle haykırmaya çalışıyor, ancak şüpheyle karılmış nefretim Süpermen’e daha da ayar olmaya başlıyordu. Her ne kadar çizgi romanlardaki kahramanların ölümsüzlüğüne inansam da, karşımdaki adam bayağı etten kemiktendi. Yavaştan bu pejmürde haldeki sarhoşu gözüme kesmeye başlamış, rahatsız edici sorularının karşılığını, anlayacağı dilden layığıyla vermeye karar kılmıştım.

Uzun zamandır tam randımanlı çalışmayan nefret ejderham nihayet harekete geçmiş ve Süpermen’i sinsice avlamaya karar vermişti. Birden Süpermen’e Rus ruleti oynamayı teklif ettim. Evde babadan miras bir altıpatlarım vardı. Kendine dair sayıklamalarında kaybolan Süpermen’in “Oynamayan şerefsizdir” demesiyle, tabancayı (tabii ki dolu halde!) eline tutuşturmam bir oldu. Önce alık alık namluya bakan Süpermen, silahı yavaşça yüzüme doğrultarak tetiğe bastı. Son düşündüğüm şey, bu işte bir yamukluk olduğuydu. İnsanları kurtarmakla mükellef süper kahraman bir insanı katletmiş, nefretini bayrak gibi sallayan ben ise tüm yaşama irademe rağmen dört kolluya binmiştim.

Kim inanırdı Araf’ta kahvaltı yerine ekmek arası helva verildiğine. Yavaşça lokmamı ısırırken memuriyetten birinin evinde ayna karşısında intihar ettiğini okudum. Komşuları adamcağızın az konuşan, çizgi roman düşkünü ve bazen kendi kendine konuşan mecnun bir hali olduğundan dem vuruyorlardı. Helvasını mahalleli kavurmuş, ekmek arası fukaraya dağıtmışlardı.

Bana gelince, geç de olsa anladım, insanın gücü yuvasından verilen kadarmış.
 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s