HAZDAN BUNALAN SİYASETEN PİŞMANLAR

Bu yazı PSİKEART dergisinin Pişmanlık sayısında yayınlanmıştır.

Siyaseten pişmanlık, genellikle hayra doğru giden bir şey değildir. Tarihin birçok kesitinde pişmanlığın vardığı yer en hafifinden özür dilemek, en ağırından ruhsal mahallesinin küçük çıkarlarını korumak için teslimiyet, nedamet ve ihanet olmuştur.

İnanılır ve güvenilir olma sorununu bir kenara bırakırsak, siyaseten pişman insan için onurlu olan iki seçenek vardır. Ya emekli olmak, artık sözünün hükmünün olmadığını kabul edebilme erdemini göstermek yani kastrasyonu sindirmeyi denemek ya da apaçık olan tarihsel hakikatin lehine nefer olmak ve üzerine düşen ne ise sadece onu, daha fazlasını değil,  sadece onu samimiyetle yapmayı denemektir.

Bunun dışında kalan seçeneklerin tamamı çürümeye hizmet eden, insanı kullanışlı bir uşaktan öte taşımayan seçeneklerdir. Aksini görmek istiyorsak tarihe bakalım diyeceğim ama bu insanlar tarihe not olarak düşebilecek kalibrede olmadıklarından dolayı sadece etkilerine bakabiliriz.

İnsanın geçici varoluşunda ulaşabileceği en kamil  yer olarak, ancak zorunluluklarının bilincine vardığı, bunu bütün gücü, yetersizliği ve mutluluğu ve acısıyla kabul etmeyi başardığı an iç sesin tarihsel bir söyleşiyi barındırdığı andır.

Kendi olmaktan öte, kendisinin bir temsil olduğunu hissettiği o an, ötekiyle gerçekten konuşabilmemizi mümkün kılan hakiki aralıktır.

Her açıdan tartışmaya, genişletilmeye açık olan bu kısa girizgahtan sonra kişiler üzerinden yükselen temsillere dair bir iç diyaloğun sesini duyulur hale getirebiliriz. Buraya Te De Fabula Narratur diyelim, yani anlatılan, temsil olarak senin hikayendir. Bu hikaye borçlarının silineceği, üstlenileceği bir  dostluk elidir aynı zamanda.  Ancak yer yer sertleşen bir dostluk eli, zira en azından kendinle yüzleşmende hakiki bir taraf olmalı, ne için, kim için olduğunun, neden böyle davrandığının muhasebesini yapmalı, görünmeyen kurbanların için sessizce, bir an için olsa bile üzülmelisin. Çünkü tüm bunlar olup biterken, sen oradaydın ve kalbinin derinliklerinde bu hikayenin nasıl bir karanlık olduğunu biliyordun ama ya sustun ya karanlığı aydınlatma umuduyla, karanlığın dilinden onun lehine konuştun, onun değirmenine su taşıdın. Evet, bunun için üzülmen, bizim de üzülmemiz gerekiyor.

 

Sen ve ben arasındaki pişmanlık diyaloğuna şuradan başlamak istiyorum. Sen, ‘sen’ misin, Ben, ‘ben’ miyim? Sen derken ne diyoruz aslında? Seni inşa eden tarihsel maddi güçler, sen de nasıl tezahür ediyor? Bir an için, sen basit gibi görünen bir tercihi yaparken, aslında tarihteki bir çizgiyi temsil eden bir ‘şey’e dönüşüyor olabilir misin?

Maniheist bir metaforu biraz riskli de olsa kullanmayı göze alarak, meseleyi basitleştirmeyi deneyeceğiz. Bir tarafta insana ait olan her şeye ‘Bunlar benim!’ diyerek inceltilmiş ya da gaddarca her türlü şiddetle el koymak isteyen, iştahı tükenmez, duygularından arınmış, muktedir kalmanın pratiklerini 300 yıldır damıtmış, bunları uygularken eli dahi titrememiş bir karanlık var.

Diğer yanda artık canlarından başka kaybedecek bir şeyi kalmamış,  kim olduklarını, güçlerini unutmuş, ama hatırlayıp silkindiği her anda tarih sahnesine mim koymuş aydınlıktan yana insanlar var. Sömürülen, yük katırı gibi her işe, her dine, her ideolojiye koşulan, koştukça takati azalan, ama içinden hep bir adım öne insanlar çıkararak, karanlığı dağıtmaya çalışan, mutluluktan başka bir şey istemeyen, kimseye yük olmak istemeyen, kimsenin ne olduğu meselesi ile uğraşmak istemeyen insanlar…

 

Tarih boyunca savaş baltaları bilendi, saflar mevziler tutuldu, taktikler pazarlıklar konuşuldu, siperler kazıldı ve bu iki tarafın esasen herhangi bir uzlaşma ile sonuçlanmayacak savaşı hep devam ede geldi. ”Hepsi benim!” diyenle, ”hepimizin” diyen nasıl uzlaşacaktı ki? Zira diğerine, sulh adına ne verirsen ver doymuyor hep dahasını ve dahasını ve dahasını istiyordu. İstemeye de devam edecek, senin pek bir değer verdiğin ‘vicdan’ kelimesinin onun pazarında hiçbir zaman değeri olmadı.

Uzun zamandır dünyada ve bu ülkede artık yeni bir eşiğin etkileri hissediliyor. Kabarıyor, taşıyor, bastırılıyor. Oyun bir yandan gittikçe sertleşiyor, diğer yandan görüntü de netleşiyor. Artık dünyada ara pozisyonlar, yancılık, ‘malı buradan götürürüm, Kaz Dağları’nda küçük özerk bir mahalle inşa ederim” kısmı iflas ediyor.

Geliyorlar, çocuğuna, geleceğine, hayatına el koymak üzere hem de.. İnanmak istemiyorsun, inkar savunması çalışıyor, ”bize olmaz, burada olmaz, bana olmaz!’ diyorsun. Umarım, olmasın demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Çünkü çok rantını yedin sen de tarihin. Bunlar demokrat diye karanlığı pazarlamakla başladın işe, yazdın, çizdin, AB fonları aldın ve afiyetle yedin, ipe sapa gelmez kitaplar yazdın, içinde bir cümle olmayan filmler çektin. Vicdan, mikrotarih, yüzleşme dedin ve hep kendi içinle uğraşmanın ideolojisini ürettin. Kendine bak, geçmişe bak ama asla seni yöneten, manipüle eden, zorlayan, gerektiğinde besleyen sisteme bakma.

Ürettiğini sandıkların da senin değildi, sen onları yapasın diye, nice insan üretti tarih boyu, emekçilerden bir Babil Kulesi’nin tepesine oturdun ve oradan payeler dağıttın. Kimin demokrat, kimin vesayetçi, kimin ne mal olduğunu söyledin durdun. Söylemedin, tefrika ettin, tehdit ettin, yalan söyledin.

 

Oysa mesele hiç karışık değildi. Bir tarafta muktedirlere akıl vereceği illüzyonunda yaşayan ve bunun ideolojik kültürel yeniden üretimini yapan sen vardın. Diğer tarafta sana her şeyini vermiş ama ilginçtir ki, senden basit bir şey dışında hiçbir şey istemeyen bir ses vardı. Bu çok ilginç bir teklifti. Sana her şeyi veren ama senden hiçbir şey istemeyen bir sese kulaklarını tıkadın. ‘Sen tarihe tanıklık et, hiçbir şey yapamazsan sadece iyi bir arşivci ol, senden bir sonra gelecek olana bu sesi iletmekten başka bir şey yapma’ diye rica eden birileri vardı. Onlar, sen bunu yapabilesin diye bir adım öne çıktılar. Dünyanın her yerinde çalıştılar, ürettiler, düşündüler, katledildiler, onar biner öldüler, kadın çocuk tecavüze uğradılar, işten atıldılar aç kaldılar, işkence gördüler, toplama kamplarını ve atom bombalarını yaşadılar, savaştılar ve yok edildiler. Kör karanlık bir gece de, kurşuna dizilmeden önce, kendilerini duyacak insan bile yokken, ağlamadılar, yalvarmadılar, küçük bir çıkar karşılığı kendilerini satmadılar, gecenin kör karanlığına inançlarını haykırarak can verdiler. Sen tarihin içinde o sesin yankısını duyasın diye.

Peki sen, tüm bunları göresin, bilesin, tanık olasın ve ‘tarih şahidimdir ki, bu insanlar, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik için seslendiler, işittim’ diyeceğin yerde ne yaptın?  Muktedirlerin sözünü ürettin. Sadece bunu yaptın. ‘Ya galiba burada yanlış bir şey oluyor, bu karanlıktan hayır çıkmaz’ diyenlere, insanın ağzına yakışmayacak küfürlerle cevap verdin. Yüksek teori, geniş çevre, uluslararası liberal koordinasyonlar derken bir gün baktın ki, çöp tenekesinin dibini boylamışsın. Bütün kredini, bütün güvenilirliğini yitirmişsin. Aslında içten içe yayılan nihilizmini, umutsuzluğunu, muktedirlerin yancısı olarak zafere çevirmeye çalışmışsın. Oysa muktedirler, işlerini  iyi yaparlar ve emin ol tarih boyu sana benzemez nicelerini yola getirdiler, sonra defterlerini de dürdüler.

 

Şimdi artık ‘sen’ ve ‘ben’ derken kişilerden değil, uzlaşmaz ve kapışması ertelenebilir ama kaçınılmaz iki çizgiden bahsettiğimi, senin ve benim onların birer temsili olduğumuzu görmüş oluyoruz. Sen ve ben daha kendimizin ne olduğunu bilmezken tarihin hayaleti bizim içimizde yerini almaktaydı. Ve yapmamız gereken çok basitti, popüler bir tabirle söylersek Dark Side’a geçmemek gerekiyordu. Çünkü o çizgiye geçmemen gerektiği dışında senden hiçbir şey istenmedi. Tarihin üretim bolluğunda yaşadın, birçok imkana eriştin, hiçbir bedel ödemen istenmedi. Sen bunlara ulaş diye koca bir ses seni çoğalttı. Tek yapman gereken, bir gözcü gibi durmak, aklını, sözünü, kalemini küçük rantlar uğruna büyük muktedire satmamaktı. Yani her şeyi alıp, hiçbir şey vermeyecektin. Onu da yapamadın.

Şimdi, ne kadar, mağdur olduğunu anlatarak ortalıkta gezen sağdan soldan birçok insan var. Ama mağduriyetlerini bile kazanç kapısına çevirmeyi hesaplıyorlar. Kendilerine kırgın olanları anlamıyor, hatta eleştiriyorlar, hadi yeniden kucağınıza alın bizi avutun diyorlar. Ama hakikatli bir muhasebe gerekmez mi diyenlere, şimdi safları bozma zamanı değil diye yeniden akıl veriyorlar, bozmayın dediği safları tarumar edenler kendileri değilmişcesine..

Küçük kırıntılarla oyalanma zamanı yavaş yavaş geçiyor. Sen, pişman, neye pişman olduğunu idrak edebildin mi? Ve hiç olmazsa onurlu bir emekliliğe ya da tekrar sıra neferi olmaya hazır mısın?

Unutma, sana her şeyi veren bir emek tarihi, senden neredeyse hiçbir şey istemiyorsa, tek istediği safını terk etmemense ve bunu yapmıyorsan, bu kadar basit bir gerçeği bilerek hala yoluna böyle devam ediyorsan, pişmanlıktan ihanete doğru yelken açmışınsındır. İnsan olmak ve sonunda çürümek yazgımız, bunu biliyoruz ama çürüyerek insan olmak mümkün değil. Hazzın fazlası acıdır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s