TABUNUN AYNASINDAKİ SURET: OSLO 31 AUGUST

Bu yazı PsikeSinema Dergisi’nin Sinema ve Depresyon başlıklı sayısında yayınlanmıştır.

Joachim Trier’in ilk uzun metrajlı filmi Oslo 31 August,  madde bağımlılığı kliniğinde tedavi görmekte olan Anders’in bir gününü, o gün içerisinde yaşadığı olayları, karşılaştığı insanları, girdiği ilişkileri, tutunma çabalarını, duygularını, arayışlarını ve çıkışsızlığını anlatır. Anders’in çıkışsızlığı, bağlanmakla ilgili kaygı ve arzuları, yalnızlığı, melankolisinin yoğun kıvamı ruh iklimimizde mayalanmaya müsait bir karanlığın çağrısıyla yavaş yavaş bizim hikayemize dönüşür. Anders’in hikayesi olarak perdede arz-ı endam eden hikaye, aslında hepimize aittir. Yani anlatılan senin hikayendir.

Filmi iki katmanlı olarak açmayı denediğimizde, ilk katman filmin kurgusu içerisinde Anders’in gün boyu süregiden öyküsünü anlatır. İkinci katman ise, insan ruhsallığının çetrefilliği, onun ele avuca gelmez, kimi zaman dile dökülmez, acizlik duygusu yaratan tarihsel trajedisine dairdir. Bu trajedi aynı zamanda insana dair öykünün, iki tabu konusundan birisidir. Tabuların birisi ensest diğeri ise intihardır. İntiharı, bir yasak eylem eekseninde kişinin kendisi ile sapkın birleşmesinin şahikası gibi düşünürsek, ensest ile intihar arasındaki sembolik ilişkinin o kadar da uzak olmadığını varsayabiliriz.

Filmin senaryosu ve kurgusunda esas olarak çok beylik bir şey yoktur. Tam da vurucu olduğu yer, güçlü tarafı,  bu alabildiğine melodram basılabilecek noktanın filmde boşaltılmış olmasıdır. Film bu namevcutun varoluşunu sürekli önümüze koyarak, derdini temiz bir şekilde anlatır. İntihar meselesinin araştırma alanlarımız ve ruhsallığımızdan tahliye edilmiş olmasına benzer bir boşaltma işlemdir bu. İstatistikleri derlemeyi bir çalışma olarak saymazsak, intihar aslında hayatımızın her alanında tam bir tabudur. Tabunun işleyişi, ilk önce bilinçdışı seviyede bu eyleme verdiğimiz isimde yatar. Başka bir insanı öldürmekten, gülmekten, ağlamaktan fiiller ile bahsederken, konu intihara gelince fiil birden isme dönüşür. Halbuki intihar esas olarak, kendini katletmek, kendini öldürmektir. İnsanın bir fiilden isme doğru kaçması dil ve düşüncede işleyen bir tabuya işaret etmektedir. Bu tabunun altında yatan ise göreceğimiz üzere suçluluk duygusu ve bastırılmış sapkın arzulardır.

Filmin açılış sahnesi bir dış sesle başlar. Bu dış sesi Anders’in ebeveynlerinin sesi olarak işitiriz. Bu sesler, geçmiş, bitmiş, kaybolmaya yüz tutmuş, kaybolmuş, bir daha asla tekrarlanmayacak olan anılar, yerler ve ilişkiler üzerine konuşur.  Yağan ilk kardan tendeki tuza, Oslo’nun geçmişinden önümüzde uzayıp giden zamana dair her şey aslında geçmişle ilgilidir. Bu dış sesin anlatısı bir anda Philips binasının yıkıldığı sahne ile bitiştirilir. Bu sahne metafor olarak, bir tarihin çökmesi, bir mekanın çökmesi anlamına gelir. Bu çöküş bir yandan bütün anlatılanlarla ilgili bir yası, kaybı tasvir ederken, diğer yandan da bir tarihin, temsili olarak bir ruhsal mekanın çöküşünü adım adım izleyen ve hiçbir şey yapmayan insanları anlatır.  Aslında bu Anders’in hikayesidir.

İlişki tanım olarak, iki insan arasındaki, arzu, istek ve ihtiyaçlar güdümünde gelişen, duygularla bezenmiş bir komünikasyonla biçimlenen, karşılıklı bir alışveriş sürecidir. Ancak en az bunun kadar önemli ve hatta daha kıymetli olarak, kalbimizin ortasına yerleşen, için dışı, dışın içi olarak hissedilen, duygusal bir mekandır. Her ilişki, duygusal uzamda bir mekan yaratır. Bu mekan üç boyutlu değildir ancak, uzay ve zamana yerleşir. İlişkinin varlığı mekanın kurulması, kaybı ise mekanın yıkılmasıdır. Sadece EV’lenmek, ‘ikimize bir dünya’,  terimleri dahi bu çağrışımlarla alabildiğine yüklüdür. Uzama yerleşen ilişkilerin yok olması, ilişkisel-ruhsal mekanların çökmesi, aynı zamanda bir tarihin ve anılar silsilesinin de çöküşüdür. İlişki mekanları bağlamında Philips binasının göçmesiyle metafor olarak anlatılmaya çalışılan şey işte budur. Anders’in içine  yerleştiği ruhsal ilişkiler yani ilişkisel mekanları yoktur. Tüm ilişkisel mekanları ölmeye yüz tutmuştur, adeta nefes alamamaktadır.

Philips binası metaforunun ardından gördüğümüz sahne Anders’in ilk intihar girişimidir. Bu sahne Anders’in hali hazırdaki güçlü intihar eğilimleri ile ilgili bize fikir vermektedir. Filmin henüz başında yönetmenin böyle başarısız bir intihar girişimini resmetmesi, intihar eylemi ile ilgili başka tezleri düşünmemize imkan sunar. Filmin başında olamayan şey, sonunda iradi olarak başarılacaktır. Anders ceplerini taşlarla doldurarak bir göle girer. Bu intihar girişiminin bütün ciddiyetine rağmen, Anders’in de bilmediği yardım çağrısı sinyali ileten başka bir boyutu vardır. Etrafta bu çağrıyı duyacak insanların olmaması, çağrının varlığını değiştirmez. Zira bu çağrı, bizatihi evrimin kendisinden gelmektedir. İntihar insanı kıskıvrak ele geçiren çıkışsızlık duygusu eşliğinde, güdümünde iradi bir eylemdir. Psikiyatrik açıdan kişinin idraki sislenmiş olsa da, bu tez hayli tartışmalıdır. Bu intihar sahnesi film boyunca izini süreceğimiz bir çatallaşmanın, iki yöne gitme eğiliminin tohumlarını barındırır. Birincisi intihar etmek isteyen bir genç vardır, ikincisi intihar etmek istemeyen bir genç vardır ve bu iki eğilim aynı anda işlemekte, neredeyse aynı anda farklı alfabelerle dile gelmektedir. Anders ikiye bölünmüş durumdadır ve nereye gideceği tamamen ilişkisel mekanların içindeki duygu politikaları tarafından belirlenecektir. Yönetmenin önümüze koyduğu bu ilk intihar girişimini, Anders’in içinde çatışan eğilimlerin, evrimsel ve ruhsal olanın, uzlaşmaz ve birbirine indirgenemez olanın metaforu olarak okumaya geçebiliriz. İntihar etmek isteyen ama seçtiği yöntem nedeniyle bedeni tarafından engellenen Anders’in bölünmüşlüğü öncelikle gövdesindedir. İnsanın intiharı ister açık ister sisli bir iradenin sonucu olsun, en sonunda bir niyet ve karar meselesidir. Bu niyetlenme ve karar alma, sinir sisteminin özellikle de beynin evrimsel gelişkinliğinin ölçütü olan korteksle ilgilidir. Yüksek kortikal faaliyetler adını verdiğimiz ve bir anlamda insanı diğer hayvanlardan ayıran zihinsel işlemler, yani, karar alma, idrak etme, muhakeme, tasnif, analiz, sentez gibi işlemler, Merkezi Sinir Sisteminin birer faaliyeti olarak görünür. İntihar için karar alması ve eyleme geçmesi gereken yapı merkezi sinir sistemidir. Yani intihar MSS’nin bir sonucudur. Oysa insanda yaşamsal işlevleri idare ettirmekle mükellef başka bir sinir sitemi daha vardır. Bu sisteme Otonom Sinir Sistemi adı verilir. Otonom sinir sistemi, nabzımızdan, kalp atışımıza, sindirimden kan dolaşımına, gözümüz kırpmamızdan otoimmün sistemin işleyişine, nefes alışımızdan reflekslerimize kadar bütün yaşamsal işlevlerimizin sorumlusudur. Otonom sinir siteminin kontrolü insana verilmemiştir, birey onun üzerinde hüküm sahibi değildir. Bu nedenle otonom sinir sistemi, her durumda yaşamaya programlanmış evrimin, yaşam içgüdülerinin sesidir. Otonom sinir sistemi iflas edebilir ama intihar etmez. Ruhsallığımız ise esas olarak MSS üzerinde şekillenir. Merkezi sinir sitemi intihar etmek için otonom sinir sistemini bypass eder, bunun yolu da karar alma, tasarlama ve uygulamadır. Anders cebinde taşlarla suya girdiğinde, MSS intihar kararı almış ve bunu uygulamaya çalışırken, Otonom Sinir sistemi onu nefes almaya zorlayarak kendi yaşamsal görevini yerine getirir. Yani evrim, psişeye karşı zafer kazanır bu sahnede. Tutulan taş bıraktırılır, ciğerdeki su dışarı atılır, ciğerler solukla yüklenir.  MSS göreli olarak insan kontrolüne bırakılmışken, OSS hiçbir şekilde insan kontrolü altında değildir.  OSS’nin erişim kodları iradeye verilmemiştir. Bunun iki yönlü bir sebebi vardır, birincisi yaşamı kolaylaştırmak ikincisi ise korumak içindir. Kolaylaştırır, çünkü bu satırları okuduğunuz her an, kalbinizin atmasını sağlamak ve nefes almak için iradi bir çaba göstermeniz gerekmez. Bunun için ‘nefes al, bırak, al, bırak’ gibi komutlar vermemiz gerekmez. Koruyucudur ‘’bu yazıyı okuyacağıma öleydim, daha fazla dayanamayacağım ey kalbim dur gayrı’’ dediğinizde, sizi dinlemez ve atmaya devam eder. OSS özerktir müdahale etmemize izin vermez ama aklı yoktur, bu nedenle akıl tarafından kurnazca intihar yoluyla devre dışı bırakılabilir. Bu noktada da psişe evrime karşı, şaibeli bir Pirus zaferi kazanmış olur. Bu sahneyi ve iki sinir sistemini, ayrıca birbiriyle sürekli mücadele eden Eros (yaşamdan yana içgüdü ve dürtüler) ve Thanatos (Ölümden yana içgüdüler ve dürtüler) arasındaki bitmez savaşın tecessüm ettiği, cisimleştiği sahne olarak ta okuyabiliriz. MSS Thanatos’un hizmetine girebilirken, OSS Eros’un hizmetinde hareket ediyor olacaktır. Yani ilişkisel ve duygusal mekanların çökmeye başlamasına dair temsilin ardından gelen sahne, ölüm ve yaşam içgüdüleri arasındaki mücadele sahnesidir. Mücadelenin ne yöne doğru evrileceği zaman içerisinde görülecektir.

Daha sonra Anders’in yitik sevgilisi İselin’in resmini görürüz. Bu görüntü dolaylı olarak, filmin sonunda, Anders’in flört ettiği kızın yüzüne bağlanacaktır. Zira kız ziyadesiyle İselin’i andırmaktadır. Yine Anders’in ayakkabılarının düzeni ile ilgilenmesi, aslında madde bağımlılığı merkezinde hayata tutunmaya çalışan bir gencin içindeki düzene dair, kaostan kaçmaya çalışan eğilimlerin ifadesidir. Ayakkabılarla kurulan bu ilişki basit bir kompülsiyon değil, bağlanmaya dair bir mecazdır.

Salonda gördüğümüz grup terapisi sahnesi, burada tedavi olan insanlar için bazı şeylerin geri dönülmez biçimde yitirilmiş olduğuna dair ipuçları verir. İçindeki kocaman siyah boşluktan bahseden bir bağımlı birey, adeta psikanalist Julia Kristeva’nın Kara Güneş adlı depresyonu anlatan kitabından esinlenmiş gibi konuşmaktadır. Kocaman, siyah, bir boşluktan bahseder. Bu   hiçbir şeyi ısıtamayan bir güneş gibidir. Anders’in bağımlı olmasındaki en büyük faktör de içinde o büyük siyah boşluktur. Madde, onun içini ısıtmaktadır adeta.

Terapi seansının ardından Anders dışarı çıkmaya hazırlanmaktadır. Bu sahnede kliniğin yöneticisi ile Anders arasında bir konuşma olur. Yönetici, Anders’e ’Oslo’lu taksiciler burayı bulmakta güçlük çekiyorlar’ der. Taksicilerin şehir dışındaki bir kliniği bulmakta zorlanmasından çok, uzak olmak, ulaşılamaz olmak, aslında yitik olmakla ilgili bir cümledir bu.
Anders, Oslo şehir merkezine geldiğinde, bir dönem çok yakın olduğu, beraber yiyip içtiği, kendi tabirlerince alem yaptığı bir arkadaşının evine, Thomas’a misafir olur.  Anders’in karşısında, hayatta onun yapamadığı her şeyi yapabilmiş bir insan vardır. Arkadaşı, evi, evliliği, çocuğu, işi ve arkadaşları olan, yerleşik düzene geçmeyi başarmış, ruhsal göçebeliği sona ermiş, amiyane tabirle bir biçimde hayata tutunmayı başarmış bir insandır. Yemek masasında Anders klinikte katıldıkları psikodrama seanslarının kapanış bölümünden dem vurarak,  ‘seni seviyorum, seni bağışlıyorum’ diyen katılımcıların repliklerinin gerçek anlamından bahseder. Anders’e göre insanlar aslında kendi duymak istedikleri şeyleri söylemektedirler, yani sevilmek ve affedilmek. Bunu dillendirmelerinin tek gerekçesi, aslında kendilerinin buna ihtiyacının olmasıdır. Hristiyan teolojisinde bağışla(n)mak ve affetmek aslında insanın temel meselelerinden bir tanesidir. Zira varoluşun kendisi bir tür leke taşır, sevmek, affetmek ve bağışlanmak bu leke ile başa çıkmanın temel yolları olarak sunulur. Anders gibi, değil dine, hayata inancını kaybetmeye başlayan birisi için bu kavramların ne kadar işe yarayacağı ise şaibelidir. Proust’tan yapılan alıntılarla ilerleyen bu konuşmada, arkadaşının eşi müdahale etmek durumunda kalır. Anders’in yaşama arzusunun kaybolduğundan bahsettiğini ve Thomas’ın bunu işitmekten aciz olduğunu söyler.

Anders’le Thomas’ın konuşmaları ilerledikçe, özellikle evin dışında parkta baş başa yaptıkları konuşmada, bu büyülü hikayenin yaldızı dökülmeye başlar. İlişki denilen yapının, yani uzamda yaratılan duygusal mekanın, sadece inşa edilmiş olması dahi, aynı zamanda onun yok oluşunu hazırlamak anlamına da gelmektedir. Bir bebeğin dünyaya gelmesi, anne-bebek çiftinin duygusal bir ilişki mekanı kurmasına neden olur. Bebek dünyaya yerleştikçe, anne şahsında dünya da bebeğe yerleşir. Anne, bebeği doğurarak ona sadece yaşam vermemiş, yaşamı vererek aynı zamanda ölümü de vermiştir. Yaratı, yıkımın rüşeymini, tohumunu gövdesinde barındırmaktadır. Parkta, işte tam da bu sahne gerçekleşir. Thomas ve Anders arasında kurulan ilişki mekanı yıkılmaya başlar. Anders’in yaşamın zorluğu ve nafile oluşuna dair güçlü tezleri karşısında sarsılmaya başlayan Thomas’ın son sığınağı ‘bunu daha önce de yaşadın ve aştın’  biçiminde çaresiz bir retorik olur. Oysa intihara doğru giden bir insanın argümanları karşısında durmak gerçekten zordur. Anders hepimizin içinde var olan ve bastırmak için deli gibi uğraştığımız ölüm içgüdüsünün arz-ı endam etmiş, vücut bulmuş hali olduğundan, içimizdeki o karanlığa kolayca dokunabilir. Thomas’ın bu cümlesi üzerine acı bir şekilde gülümseyen Anders,  ‘her şey düzelecek, her şey yoluna girecek’ der ve kısa bir sessizlikten sonra, ‘öyle olmayacağı dışında’ der. Belki de Silenus’a atfen söylenen ‘insan için en iyisi hiç doğmamış olmaktı’ cümlesi bu konuşmanın esas rengini verir.

Bu konuşmadan sonra Thomas tekdüze hayatını resmetmeye başlar, toptan çökmüş olan ama dışarıdan bakılınca işliyormuş görüntüsü veren ailesini, arkadaşlıklarını,  içine yerleştikleri toplumsal düzeni ve onu imleyen görünmez kodları, yaşam coşkusundaki kaybı anlatır. Anders, Thomas’a oranla ziyadesiyle hakikatli bir karakter olarak görünür. Anders aslında Thomas’la değil, bir ‘toplumsal sistem’le konuşmaktadır ve Andersîn kendi sözünün hakikatını taşımasına dayanamayan arkadaşı Thomas (toplumsal sistemin çürük temeli) , Philips binası gibi katman katman çözülmeye başlar. Buna öznenin çöküşü, liberal bireyin çöküşü, toplumsal riyanın çöküşü, kapitalizmin hedeflediği o modern ama atomize insanın çöküşü olarak da bakabiliriz. Buna rağmen aralarında kalpten bir konuşma vardır. Ayrılacakları sahne alabildiğine yalın bir kurguya sahiptir. Yönetmen hiçbir ucuz drama inşa etmez, müzik, gözyaşı ve büyük duyarlılıklar yoktur. Birbirlerine son sözlerini söylerken, basit bir zaman kaydırması olur. Karakterler konuşurken, 1 saniye için de aslında konuşmadıklarını ama birbirlerinin ne dediğini işittiklerini görürüz. Dertlerini bakışlarıyla  dile getirmektedirler..Bu sahne iki eski dostun kalpten kalbe son ilişkisidir. Ve ayrılıkla birlikte bu ilişki mekanı da boşalır. Thomas ve Anders birbirlerini gerçekten sevmektedir ama sevmek o ilişki mekanını diri tutmaya yetecek bir duygu değildir. Ve bunu da bilmektedirler.

Gün boyunca ara ara İselin’e ulaşmaya çalışan Anders iş görüşmesine gider. Bu sahne Anders’in hayata tutunmaya çalıştığı umarsız girişimlerin bir devamıdır. Tıpkı Thomas’a gitmek, yeni bir telefon almak, İselin’î aramaya devam etmeye benzer.  İşi alabilmek için ayrı olduğu Iselin’le ilgili yalan söyler. Kendi yapabildiği kadar tırnaklarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır. Thomas nasıl çökmekte olan toplumsal sistemi temsil ediyorsa, görüştüğü derginin editörü de, stigmatizasyonu yani toplumsal damgalamayı temsil eder. Özgeçmişindeki boşluğu bütün dürüstlüğü ile anlatan Anders, bir anda nazik davranılan eski bir bağımlıya dönüşür. Editör bu duruşa geçip, spontanlığını yitirdiği andan itibaren, Anders de kaymaya uğrar. Şu soru yanıtlanmayı bekler: Anders intihar mı edecektir yoksa zaten toplum tarafından yavaş yavaş öldürülmekte midir? Stigmatizasyon, bağımlı, hükümlü ve delinin toplumsala entegrasyonuna izin vermez.

Daha sonra filmin bütünün içinde, aslında filmi tümünü anlatan bir sahne gelir. Kafede geçen bu kısma Araf adını verebiliriz. Anders zaten film boyunca araftadır. Anders’in bir gününü ölümle yaşam arasındaki Araf gibi düşünürsek, bu sahne onun arafının en rafine halidir. Anders birbirine değmeyen ve her biri kendi akışında yapayalnız olan insanları izler kafede. Yalnız yemek yiyen, parkta yalnız oturan, eve yalnız giden insanları görür. İnsanlar ilişkiler sevilmek, var olmak, bağlanmak, terkedilmek üzerine konuşurlar. Genç bir kadın hayatta olmak istediği arzu ve çoşku dolu her şeyi sıralar ve sonunda herkesin ihtiyacı olan şeyi söyler: Sevilmek. Sevilmek tam da filmin kalbinde olmayan şeydir. Anders’in bakışı, gülüşü, hüznü, insanları dinleyişi o kadar dokunaklıdır ki, insanın bu karakteri alıp bağrına basası gelir. Yani istediği sevginin hissiyatını tam da seyircide uyandırmayı başarır. Kafe sadece Anders’in değil tüm insanlığın ontolojik arafıdır adeta.

Anders ablası ile görüşmek istemektedir. Ancak ablası görüşmeye gelmez. Kendince haklı nedenleri vardır. Bir önceki gün olması gereken buluşma iptal nedeni ile gerçekleşmemiş ve ablası Anders’e kızmıştır. Görüşmeye ablasının sevgili gelir. Anders’in tutunmaya çalıştığı dallardan birisi daha elinden kayar. Burada mutsuzlukla ilgili bir şey daha görürüz. Ablasının sevgilisi de mutsuzdur, Anders bunu çok nazikçe dile getirir. Zaten film boyunca, mutluluk ve mutsuzlukla ilgili pozisyonları sürekli ters yüz etmektedir. Anders’le karşılaşan herkes ne kadar mutsuz olduğunu hisseder. Anders bir kez daha hakikatle konuşup kendi varoluş sorumluluğunu üstlenir. Ailesi hep özel hayatına saygılı olmuştur, ama belki de tam da bu nedenle onu yeteri kadar destekleyememişlerdir. Yaşadıklarının kendi hatalarının sonucu olduğunu, başkasının sorumlu olmadığını söyler. Anders, Parrhesia’anın bir formu, yani hakikatin tecelli ettiği kişidir, kendisi hakiki olmasa da, hakikatin taşıyıcı iletkenidir. Anders’le karşılaşan insanlar hakikatle de karşılaşırlar.

Çocukların ve ergenlerin her zaman karar alma olgunluğu yoktur ve desteklenmeleri gerekir. Sorumluluğu, ‘bu senin kararın’ diye onlara bırakmak, yol yordam sunmamak, her zaman demokratik bir tavır değil, aynı zamanda çocuk yetiştirmenin, ebeveyn olmanın sorumluluğunu alamamaktadır. Belki Anders’in ailesinin yarattığı sıkıntı da budur. Anders, kendisini büyütürken ona gösterilen saygıyı aslında ihmal gibi yaşamış ve yolunu kaybetmiştir.

Daha sonra Anders’i Mirjam’ın yaş günü partisinde görürüz. Bu andan itibaren Anders’in çöküşü iyice hızlanır. Dünyaya tutunmaya dair programını yitirdiğinin görünür olduğu sahne, Anders’in alkol almaya başlamasıyla açılır. Yine alkole dönmek hızlı çöküşün ilk sinyalidir. Sonrasında partideki her insanla teması adeta bir cüzamlının temasına dönüşür. Anders herkesten bir an önce uzamaya çalışır, yeni ilişki mekanları inşa edemez. Partide uzun zamandır görmediği bir grup eski arkadaşı Anders’le ilgili eski bir hikaye üzerinden dalga geçerek onu kurbanlaştırırlar. Anders’in ne yaşadığı, ruhen hangi iklimde olduğunu bilmeyen insanların eğlence olsun diye anlattığı bu eski ve talihsiz anı, bir anda ortamı değiştirir. Anders beklenmeyen biçimde bu oyuna katılır. Aslında Anders bir soytarı rolü üstlenerek, içinde bulunduğu topluluğun parodisini yapar. Onlar Anders’le dalga geçtiklerini zannederken, Anders bir soytarı gibi onların bu berbat varoluşlarına ayna tutar. Anders’in karşılaştığı tüm insanlardaki mutsuzluk aslında bu mekanda da vardır. Mirjam’la sohbet ederler ve o da mutsuzdur, ama toplumsala katılarak, anne olma düşleriyle mutlu olmayı hedeflemektedir. Anders buradaki kırılmadan sonra yine Iselin’i arar ve ulaşamaz. Nihai adımı atar, insanların çantalarından para alır ve madde almak için satıcısına gider. Satıcısı da mutsuzdur. Evine kapanmış ve bilgisayar oyunlarıyla vakit geçirmektedir. İhtiyacı olan eroini ve enjektör setin alan Anders satıcının yanından ayrılır.

Daha sonra Iselin’e benzeyen bir kızla tanışıp bara giderler. Anders orada, alkolün de etkisiyle ruhsal sansürü biraz daha azalmış biçimde film boyunca tam dile getirmediği, sevilme ihtiyacından bahseder. Barda eskiden Iselin’le yattığını bildiği bir adamı görür ve adama onu affettiğini söyler. Bu tutunmaya çalışmaya dair ilginç eylemlerden birisidir. Daha önce psikodrama seanslarında kendisine uzak bulduğu cümleyi dillendirerek ‘seni bağışlıyorum’ der. İnanmadığı bir oyunu son tutunma denemesi olarak hayata geçirmeye çalışır. Heyhat bu umarsız çaba çok sert bir yanıta yol açar. ‘Etrafta dolaşarak insanları mı bağışlıyorsun ’ diyerek aşağılanır. Anders’in yıkımı devam eder, ikinci dans mekanına gittiklerinde Anders faz değiştirir. İnsanlara yakınlaşır, uzaklaşır, dans eder, kahkahalar atar, sönmekte olan bir yıldızın son görkemli parlayışını sergiler. Bardan çıktıktan sonra bir yankı noktasına giderler. Burada kendi seslerinin yankılarını dinleyebilmektedirler. Hayli mecazi bir sahne izleriz. Seslerinin yankılandığı bu mekan, bize şunu söyler: Bizim varlığımız, duygularımız, düşüncelerimiz ancak başka bir insan tarafından işitilir ve bize geri yansıtılırsa varoluşumuz kıymet kazanır. Varlık tek başına önemli değildir, varlık görünür ve yansıtılır olmak ister, o zaman anlamını bulur. Anlam ilişkiseldir ve bir yankı içerisinde yuvalanır. Bir başkası beni yankılarsa, ben başka insanları yankılarsam ilişki mekanları inşa edilir. Hayatta yankısını kaybetmiş genç Anders’in yankılanmaya çalıştığı son insanları buraya götürmesi çok manidardır. Kendisinin merkezde olmadığı bir yankı arayışıdır bu. Bu arada tarih sonbahar ekinoksuna dönmek üzereyken, yani bir şeyler ölmeye doğru yüz tutarken Anders’in kaderi de belli olmaya başlar. Arkadaşları havuzdayken Anders’in bakışları dünyayla vedalaşmaya başlar. Bu bakışta, öfke, ateş, kin yoktur. Şefkatli bir bakışla vedalaşır. Iselin’i son kez arar ve onunla da vedalaşır.
Sonra ailesinin evine gider ve piyano çalar. Bu sahne için söylenecek hiçbir şey yoktur. Çünkü intiharın eşiğinde duran bir insanın zihninde, şeylerin neye tekabül ettiğini söyleyebilecek bir deneyimimiz yoktur. Anders, eroin iğnesini yapar. Kamera pencereden geri çıkar ve biz o gün boyunca Anders’in geçtiği, değdiği, temas ettiği tüm ilişki mekanlarını içi boşalmış olarak görürüz. Anders, varoluşuyla ilişki mekanlarını kendisiyle doldurduğu için, onun gidişiyle birlikte mekanlar da boşalır ve ölür. Anders’in ölümüyle dünya da ölmüştür. Anders intihara doğru giderken bir yandan kendi hakikatini bir kılavuz olarak önümüze koyup, içinden çıkamayacağımız bir bulmaca bırakır bize.

İNTİHARIN TARİHSEL İZLEĞİ

İntihar düşünceleri ve intihar kapasitesi farklı şeylerdir. İntihar düşüncelerine sahip olmak, intihar düşlemleriyle oynaşmak, tasarlamak ve buna uygun davranışa geçmek hep bir arada değerlendirilir. Tayin edici olan kapasitedir. Tüm intihar girişimleri aynı özenle ele alınsa da, Histerik karakterdeki intihar girişimleri dolaylı olarak yardım çağrısı içerirler, Kişinin intihar için seçtiği yöntem bazen bu dolaylı işitilme arzusunu ifade eder. Kişi ölmek istememektedir. Bu ruhsal açıdan kurtulmak istemektedir. Major depresyonda ise intihar girişimleri daha kararlıdır ve dipten sessizce gelir. İntihar bir söylem olarak ortada daha az görünür ve genelde gerçekleştirilir. Bazen depresyonun ilk toparlanma aşamasında intihar görülür. Kişi uygulama gücünü ilk bulduğu anda bu intihar davranışına yönelebilir. Bazı durumlarda ağır bir ruhsal travma kişide intihar girişimine yol açabilir. Çok sevdiğini birisini, diyelim ki evladını kaybeden bir anne, içindeki yoğun, patlayıcı ve ölümcül anksiyete ile başa çıkamayıp, anlamı ve içi boşalan ruhsallığını paramparça edebilir.

.

İntihar ilkel ya da gelişkin örgütlenmiş birçok toplulukta tabudur. Yadsınır, olumsuzlanır ve hor görülür. Neredeyse zaman ve mekan gözetmeksizin insanlarda beliren bu tabunun sebebi nedir? İntihar, bir şekilde yön değiştirmiş bir cinayettir. Kişi karşısındaki nesneyi değil de, nesne ile ilişki aralığında kendisini yok etmektedir. Yani agresyon yön değiştirmiş, cinayet kendi üzerine kapanmıştır. Bu arkaik bir korkuyu içerir. İntihar eden kişi aslında beni öldüremediği için kendisini öldürdüyse, yani onun ölümünde benim bir payım varsa (ki var), bu yön değiştirmiş cinayetle başa çıkmak için sert bir yasak koymam gerekir. İntiharın ardından anlamsız bir şekilde yaşanan suçluluk duygusunun temelinde bu vardır. Sorumlu olmasam, elimden geleni yapmış dahi olsam suçlu hissederim. Çünkü bilinçdışı seviyede, yanlış insanın öldüğünü ve onun ölümünde benim sağ kalmamın payı olduğunu bilirim. Ben ölmediğim için o ölmüştür. Dolayısı ile bu eylemi tabu haline getirerek yasaklamak, aslında bu cinai hislerin kol gezmesine karşı bir sterilizasyon çabasıdır. İntihar edenlerin bedenlerine ya da girişimde bulunan kişilere karşı yapılanlar, verilen cezalar tarih boyu çok ağırdır. İntihar edenin ruhunun bir şekilde geri gelip, aslında intiharına vesile olan kişi ya da topluluğa musallat olacağına inanılır. Bu inanç biraz önceki tezimize hayli uygundur.

İntiharın yarattığı psişik bir huzursuzluk kesin olmasına rağmen tarihsel açıdan bazı nüanslar, yaklaşım farklılıkları vardır. En belirgin fark paganlar ve tek tanrılı dinler arasındaki farktır. Paganlarda özellikle savaşçı kültürlerde, yaşlılık ve hastalıktan ölmek onur kırıcı olduğundan, savaşarak ölüme gitmek dolaylı bir intihar biçimi alır. Bir Viking için Odin’in Gökyüzü Sarayı Valhalla’ya girmenin yolu, erkek gibi savaşarak ölmekten (bir açıdan kendisini savaş meydanında öldürtmekten) geçer. Bazı kabilelerde ya da antik uygarlıklarda, özellikle Afrika uygarlıklarında, ölen kişinin şefin, soylunun maiyeti de onun ölümün ardından intihar eder ve birlikte gömülürlerdi. Hindistan’da Satilik yani ölen kişinin eşinin de merhumun ardından intihar etmesi geleneği azalsa da hale mücadele yürütülen bir alandır. Burada intihar bir tabu değil bir görev olarak iş görmektedir.
Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’te intihar yasak olmasına rağmen,  Hristiyanlıkta 5.-6. Yy. itibarıyla ortaya çıkan katı tutum, İslamiyette en baştan itibaren vardır. Tevrat’ta bu yasağa rağmen şehadet kültü içerisinde değerlendirilebilecek intihar eylemleri vardır. Gerek Abimelek gerekse Samson’un ölümleri kendi arzularıyla olur. Abimelek bir kadın tarafından öldürülmek yerine  askerinin kendisini öldürmesini ister. Samson ve Delilah hikayesinde,  Samson düşmanlarını yok etmek için tapınakta kendisini de onlarla birlikte yok eder.

Antik Yunan’da intihara karşı ikircikli bir tavır söz konusudur. Bir yandan intihar eden insanların cesetleri aşağılanırken, yani aslında intihar eylemi aşağılanırken, belli tipte bazı intiharlar ise yüceltilmekteydi. Platon’un aktardığı Sokrates’in hikayesindeki zorunlu ama asil intihar buna bir örnektir.  Zeno’nun kurduğu Stoacı gelenekte akıl ön plana çıkar ve iyi bir yaşam sürdürmeye engel olan kötü bir yaşam varsa, yani hayat işlevsizleşirse kişi hayattan ayrılmayı seçebilir, amaç ölmek değil bu işlevsizliği estetik biçimde sonlandırmaktır. Zaten hayat tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktır. İyi yaşanmayacaksa uzatmanın da gereği yoktur. Nitekim Zeno’nun ilerleyen yaşında ayak parmağını kırdığı için, yaş itibarıyla işlevleri de azaldığından intihar ettiğine dair bir rivayet vardır. Epikürosçular içinse yaşamın esas amacı mutlu olmaktır. Haz veren her şey iyi, acı veren her şey kötüdür. Acı veren şey eğer yaşamsa hayattan da vazgeçilebilir, intihar haz vermeyen hayattan kurtulmak için yapılmış felsefi bir seçim, felsefi bir ölüm halini alır. Pisagorcular ise intiharı kesinlikle reddetmekteydiler. İntihar yaşamın kutsallığı ve tanrılara karşı kapılan bir saygısızlıktı.

Ancak antik Roma’da bazı insanlara intihar etmek yasaktı. Köleler ve askerler intihar edemezdi. Zira, köle emek-değer üreten ekonomik bir üniteydi. Köle intihar ettiğinde sahibi zarara, değer ve mal kaybına uğruyordu. Bu nedenle intihar girişimleri cezalandırılır, intihar edenlerinse bedenleri aşağılanırdı. Asker ise devletin malı olduğundan, intiharı yoluyla devleti zarara uğrattığından dolayı intihar girişimleri felsefi olarak değerlendirilmezdi.

Hristiyan teolojisinde intihara getirilen katı yasak ilginç biçimde, fanatik Hristiyan bir tarikatın eylemlerine karşı şekillenir. Sonuçta insanlığın günahını yüklenerek çarmıha gerilen İsa, aslında bir şekilde kendisini feda etmiş sayılır. İnsanlık adına soylu bir ölümü seçmiştir. Her ne kadar, cezası Sanhedrin tarafından verilse ve Roma Valisi tarafından tasdiklense de İsa, bir yanıyla intihar edercesine ilerlemektedir. Bu nedenle ilk zamanlarda dinen kendisini feda etmek, biraz İsa’nın öyküsüne de bakarak çok yadırganmıyordu. İntihar ilk zamanlarda bir fıkıh tartışması halini alabiliyordu. Ancak Hristiyan cihatçılığı döneminde, Aziz Augustinus zamanında ortaya çıkan Donatistler, kendi heretik yorumları içinde şehadet kültürünü çok ön plana çıkarırlar. Taviz vermez müminler olan Donatistler bu kadar şevkle kendilerini feda etmeye başladıklarında, şehit kültürü yüceltilmeye başlandığında, bu tarz gruplara bakarak, yani bu sapkınlığı durdurmak için intihar üzerindeki yasak sıkılaştırılır. Tanrının verdiği canı reddetmek, Tanrıyı reddetmenin bir biçimi olarak değerlendirilir. Tuhaf biçimde yasağı doğuran bu dehşetli ölme-öldürme arzusudur. Sonraki yüzyıllarda bu yasağın kapsamı genişlemişti. Avrupa’da intihar eden insanların cesetleri, evlerinin kapısından değil, penceresinden çıkarılıyor çöpe atılıyor, yakılıyor, parçalanıyor, naaşları herkesin üzerinden geçtiği, çiğnenecek yollara gömülüyor umumi mezarlıklara defnedilmiyordu. İntihar girişiminde bulunmuş ama ölememiş insanlar cezalandırılıyor, bazen asılıyordu. Tanrıya büyük bir hakarette bulunulduğu için intihar girişimi ironik biçimde ölümle cezalandırılabiliyor. Bu insanların aileleri aşağılanıyor, bazen malları müsadere ediliyordu.

İslamiyette en baştan itibaren, intihar olgusuna dair katı bir yasak vardır. Ortaya çıktığı tarihsel toplumsal koşullarda, intihar yasağı bir tabu olarak kültür içinde zaten yeteri kadar olgunlaşmıştır. İslamiyet bu tutumu olduğu gibi kabul eder. İntihar eden kişinin cenaze namazı kılınsa da, eyleminin affı yoktur.

Tabii ki, bunca baskı ve suçluluk inşa ederek insanların kırılgan ruhsallığı üzerine kumar oynayan dinler, bir yandan da bu intiharlara yol açıyor olabilirler. Yani kendi baskılarının sonucu, intihar bir reddiye olarak geri dönebilmektedir. Bunun üzerinden ancak çok büyük bir yasakla gelmeyi denemektedirler. Ölmeyi arzu eden tarafımız,  şehadet kültürü etrafında dini inancın harcını oluşturuyorsa,  yani dinler adı intihar olmasa da ölmeyi kutsuyorlarsa, bu ölüm her şekilde tezahür edebileceğinden, pekala intihar olarak da geri dönebileceğinden dolayı, bir tarafını açık tuttukları ölüm kültünün diğer tarafını tehdit ve zor yoluyla yasaklamayı denemektedirler. Temeldeki bu çarpıklık sorgulanmadığı sürece paradoksal ve umutsuz bir çaba içine girmeleri adeta kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bazı modern tarikat inançları ise bireysel ya da toplu intiharları ruhsal kurtuluşun bir aracı olarak vaaz etmekteydiler. Rahip Jim Jones’in ruhani liderliğini yaptığı Halkın Tapınağı Tarikatı,  1978 yılında, 900 kişinin toplu intiharı ile bu anlayışın en uç noktasını temsil eder. Köle olarak yakalanmamak için edilen intiharlar, vahşice öldürülmemek, işkence görmemek ya da tecavüze uğramamak için yapılan bireysel ve grup intiharların tarih boyu kronolojisini sürmek mümkündür. Bali’nin Hollanda’lılar tarafından işgali sonrası yerliler ya da Roma tarafından Masada’da kuşatılan Yahudiler kendilerini işgalcilerin zulmünden kurtarmak için toplu halde intihar etmişlerdir.

Bazı durumlarda intihar bir şeref eylemi olarak değerlendirilmekteydi. Japon savaş pilotlarının Kamikaze eylemleri onurla taçlanmaktaydı ya da intihar bombacılarının eylemleri kutsal cihat içinde anlam bulmaktaydı. Yani intihar da her eylemde olduğu gibi istismara açık ve tüm tabu haline rağmen değişik açılardan desteklenebilen bir eylemdi. Gerçi intihar eylemcisi de tabunun bir sürdürücüsüdür. Zira şehitin eylemini ve şehadetini sorgulamak, kaçınılmaz biçimde haince bir davranış olacağından, tabu eylem daha büyük bir tabu üreterek kendi zeminini sorgulanamaz biçimde pekiştirmektedir. Bireysel intiharla toplumsal için yapılan intihar arasındaki temel fark, ikincisinin kabul edilebilir bir yabancılaşma olmasıdır.

Aydınlanma ve bilhassa pozitivizmin ortaya çıkışıyla intihara bakışta bir farklılık ortaya çıkmaya başlar. Bu hayli radikal ve etkileri günümüzü de belirleyen bir farklılaşmadır. İntihar bireysel bir eylemden ziyade toplumsal bir olgu, hatta sorun olarak kodlanmaya başlamıştır. Kendini öldürmek bir sorunun, ruhsal bir problemin ifadesi olarak ele alınmıştır. İntihar toplumsalın ürettiği bir zeminde kavranır hale gelmiştir. Bir ahlak meselesi olmaktan çok bir ruhsal problem olarak değerlendirilmeye başlandığı andan itibaren, intihar eden birey ölümünden sonra da olsa, bazı kamusal hakları elde etmeye başladı. Mülkü veraset yoluyla ailesine aktarıldı ve bu insanlar umumi mezarlıklara defnedilmeye başlandı. Psikoloji ve psikiyatrinin kurumsallaşması ve gelişmesi ile birlikte depresyon ve intihar ilişkisi bilimsel bir incelemenin nesnesi halini aldılar.

İntihar eylemi, ölenin etrafındaki insanlar için farklı bir işaret sistemi taşır. İntihar geri dönüşlüdür. Ölen bize başa çıkamayacağımız bir soru yöneltmektedir. Bu soruyla yüzleşecek cesaretimiz varsa o mesaj üzerinde de çalışırız. Çünkü kişi bu jesti ile giderayak varlığını bir borç olarak bize devretmiştir. Ödemek bir yana anlamaktan imtina ettiğimiz bir borçtur. Bu borç bizi suskunluğa iter. O nedenle intihar olmayan her ölümü çevremizle konuşurken, intiharın olduğu yerde kimse bu eylem üzerine konuşmaz. Tabu çalışır, intiharın geri dönüşü bizi sarsacağı için, sessizlik yoluyla üstesinden gelinmeye çalışılır. Bu da tuhaf bir sonuca yol açar. Kişi konuşulmaması yoluyla ölümsüzlüğe kavuşur. Yası simgesel düzen içinde tutulamadığından, dillenemediğinden bir açıdan gömülmez, ölemez. İntihar eylemiyle kişi, paradoksal olarak kendi ölümsüzlüğünün görünmeyen imzasını toplum üzerine atmış olur.

Freud, kaybettiğimiz bir nesnenin tutulamayan yasından bahseder. İnsan kaybettiği nesneyi, bilinçdışı seviyede yaşatmak için egosunun içine alır. Ancak bu içeri alınan kıymık, bir türlü sindirilmez ve kapsül olarak ruhsallığın içinde kalır. Bu içimizdeki erimeyen nesne, ölmeyen ötekinin parçası öyle bir ızdırap yaratır ki, doğru dürüst yasını tutmayı başaramadığımız bu kayıp nesne, bizi tahrip etmeye başladığından, içimizde bizi ele geçirmeye çalışan bu nesneyi yok etmeye çalışırız. İntihar içimdeki ötekini öldürülme çabasıdır.

İnsan içinde değişime direnen, libido karşıtı dürtüler vardır. Freud’a göre bunlar ölüm içgüdüsünün hizmetindeki güçlerdir. Bunlar bazen toplumsal açıdan patlayıcı olarak tezahür ederler. Avrupa’nın büyük barış yüzyılından sonra, 25 yıl arayla iki büyük dünya savaşı ortaya çıkar. Freud’a göre bu ölüm içgüdüsünün tezahürüdür. Freud’a göre bir tarafımız tüm organik dürtülerden kurtulmak ister. Yaşamın baskısından kurtulmak isteyen bir tarafımız vardır. Bunun nasıl tezahür edeceği ise belli değildir.

Edebiyatta intihar için öne çıkarılabilecek çok sayıda eser olsa da, ilk akla gelen Goethe’nin Genç Werther’in Acıları eseridir. Ergenliğin büyük karmaşasını ilk kez bu kadar görkemli anlatan eser, zamanının bir tür sosyal medya fenomenine dönüşmüş ve gençler arasında intiharları tetiklemiştir. Ergenlik doğası gereği, çocuk ruhsallığının ölüp, yetişkin ruhsallığının başladığı araf olduğundan, bu yalnızlık ve hüznün ölüme doğru hızlıca kayması anlaşılır bir şeydir.
Yine Dante’nin İlahi Komedyasında intihar eden lanetli ruhlar cehennemde yer alırlar. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eserinde Selim Işık’ın ontolojik intiharını görebiliriz.

Slyvia Plath’ın intihar sürecini okuduğumuzda, ölmek arzusu ile kaçınılmaz olarak ölüme doğru sürüklenen bir insanın yardım arayışı ve ona karşı yetersiz kalan dünyanın hikayesini görebiliriz. Plath’ın ölümü, kucaklanamamış bir yaşamın ifadesidir

Varoluşçu filozoflar intihar meselesi üzerine bir hayli düşünürler. Albert Camus, felsefi olarak ele alınabilecek tek meselenin intihar olduğunu söyler. Sorusunu şöyle formüle eder: yaşam yaşamaya değecek bir şey midir? Bir insan neden intihar eder? Sorduğu sorulara verdiği yanıtlar bireyseldir ve bir iç konuşmanın yüksek sesle sunulması gibidir. Cevabı değil, mütalaaları vardır.

Oslo 31 August filminde Anders üzerine düşünürken dahi zorlandığımız, kaçtığımız tüm bu soruları, hem psikolojik hem tarihsel seviyede önümüze koyar. Kendi intiharı ile bizim varoluş yolculuğumuzda soluklanmamıza neden olur, soluğumuzu keser gibi olsa da. Bir tabunun aynasında kendi suretimizi görmüş oluruz. Dehşet içinde çarpılmış bir surettir bu.

 

 

 

 

.

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s