KOZMİK RÜYA: HAFİF ELEMENTLERDEN AĞIR UZLAŞMALARA

‘Özne dünyada değildir, dünyanın sınırlarından biridir.’

Ludwig Wittgenstein  –Logico-Philosophicus-Tractatus

 

Ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım, idrak sınırlarımızı tayin eden ve aşan bir varoluş içinde yaşıyoruz. İster muhabbetle ister mesafeyle bakalım, ‘ne’ olduğumuz meselesi havsalamızın içinde makbul miktarda zamanı ve enerjiyi kendi lehine kullanıyor.

Biraz indirgeme riskini göze alarak bakıldığında bu zaman ve enerji meselesi hem evrenin hem de insanın varoluşundaki temel uzlaşma ve gerilim hatlarını inşa ediyor gibi duruyor.

Bu inşa hatlarının kökenine doğru kısa bir yolculuk denemesinde, akıl oyununda, hayal perdesinde dolanırsak belki ufkumuza başka görüntüleri katmak, başka tayfları görmek de mümkün olabilir.

NEDEN KARINCALANIYORUM…

Evde, işte, araçta radyo dinliyoruz. Meşrebimize uygun müzik kanallarını bulup, hicranımızı koyulaştırıyor ya da neşemize neşe katıyoruz. Yaşam, evren ve her şey hakkında iri lokmalar eden insanların servis ettiği muhabbetlerin seyrine kapılıyoruz. Ez cümle yayın neredeyse, radyo frekansıyla orada uzlaşıyoruz. Ama o arada dikkatimizi hiç çekmeyen ilginç bir şey daha yapıyoruz ve bunu epey hızla yapıyoruz. Bir kanaldan diğer kanala geçerken rahatsız edici bir parazit, ekran diline tercüme edersek bir karlanma, karıncalanma işitiyoruz. Bu sesin hiçbirimiz için anlamı yok.  Tekil olarak bir anlam taşımayan bu ses, insanın evreni anlama, araştırma meselesinde çok kıymetli bir kozmik kod, elektromanyetik bir senfoni aslında. Bu ses bize bir şeyi anlatıyor, en hafif elementin doğumundan yaşamın ortaya çıkışına, insanın evrimsel varoluşundan en ağır ruhsal cebelleşmelere kadar uzanan yolculuğu anlatıyor. Bu ses kainatın ortaya çıkış sahnesinin yani, Büyük Patlama’nın sesidir. Astronomların Kozmik Fon Işıması adını verdiği bu ses, ‘dünyaya dünya kendine insan’ diyen varlığın ruhani yolculuğunun beşiğidir aynı zamanda. Bu beşiğin görsel görüntüsü televizyon kanallarının arasındaki karlanmadır. Bizim önemsiz diyerek geçtiğimiz parazit, parazitli ruhumuzun kaçınılmaz resmidir.

 

BİR FIRIN YAPTIRDIM, DOLDURDUM BÖREKLERİ…

Yıldızlar, nükleer seviyede devasa element fabrikalarıdır. Bir yıldız oluşurken kütle çekimini dengelemek amacıyla enerji ortaya çıkmaya başlar. Bunu yaparken elementler bir diğerine dönüşür ve yeni elementler ortaya çıkar. Misal güzide Güneş’imizde termonükleer süreçlerle Hidrojen atomları Helyum’a dönüşür. Güneşimiz hidrojeni tükettiğinde bu defa helyum atomları nükleer tepkimeye girecek ve yeni elementlere dönüşecektir. Kısacası hafif elementler gittikçe ağır elementlere dönüşecektir, ta ki Güneş son ve görkemli patlamayla saçılıp kendi kaçınılmaz sonu olan, demir atomundan mütevellit ölü bir yıldıza, bir beyaz cüceye dönüşene dek. Bir fırın yaptırdık doldurduk elementleri…
Ancak bu termal fırından çıkan ürünlerden özellikle bir tanesi bizi epey ilgilendiriyor.

Patlama sırasında saçılan bir element: Karbon. Astrobiyolojik açıdan her canlı yaşam formunun temeli olan madde.

Dünya, bu saçılmış maddelerin topaklaşmış artıklarından birisidir. Yani nihayetinde hepimiz yıldız tozuyuz, hepimizin mayasında o fırından çıkan Karbon var. Kestirmeden olsa da mümkün bir bağlantı kurduk, evren ve insan arasında. Nükleer tepkimeler, çekim kuvveti ve elektromanyetik kuvvetlerin uzlaşma ya da çatışmalarının bir ürünüyüz sonuçta.

AMAN AVCI VURMA BENİ…

Antik medeniyetlerin ya da uygarların ilkel dediği toplulukların birçoğunda Orion’la ilgili bir astrolojik araştırmalar ya da mitolojik öyküler var. Mayalar, Mısırlılar, Dogonlar, Aborijinler, Sümerler, Keltler  hatta Urfa’daki Göbeklitepe’nin antik sakinleri Orion’la ve özellikle bu sistemde yer alan Sirius’la ilgileniyor, hatta yeryüzündeki oluşumuza oradan kaynak gösteriyorlardı. Sirius ilginç bir çift yıldız sistemidir. İşin tuhafı Sirius’un bir çift yıldız sistemi olduğunu, son 50 yılın içinde kanıtlamayı başardı astronomi. Bu sistem, bir ölü bir yaşayan, bir görünen bir de görünmeyen iki yıldızdan oluşuyor. Bilinç ve bilinçdışı gibi belki de.

Orion, Avcı takımyıldızı olarak biliniyor ve sarmal galaksimizin o koluna Orion Kolu adı veriliyor. Bizim güneşimizde Orion kolunda yer alıyor. Bizim de görünen ve görünmeyen ruhsal coğrafyalarımız arasında uzlaşmalar, çatışmalar süregidiyor.

 

BEYNİN DİLEMMASI…

Beyin ilginç bir organdır.  Kendisinin de parçası olduğu bütün adına hatta o bütün üzerine çıkıp konuşabilme paradoksunu yaratıyor. Bir şeyin hem parçası olup hem de onun dışındaymış gibi davranabilmesi ilginç. Belki de uzlaşmazlığın temeli. Belki de uzlaştırmanın aracı, yanıtlaması zor. Bir şeyin hem içinde olup hem onun üzerine konuşmak mümkün müdür? Mümkün olsa bile açıklayıcı mıdır?

Bu dilemmayı galaktik seviyeye taşıyalım, bakalım görüntü nasıl olacak? Samanyolu yani galaksimizin dışına çıkıp onun fotoğrafını çekmek imkansızdır. Hem içinde olup hem dışından nasıl onun üzerine (fotoğraf yoluyla) konuşacağız? Demek ki, elimizdeki Samanyolu görüntüleri ya kısmi bir perspektife sahiptir ya da modelleme yoluyla inşa edilmektedir.

Ama bir an için bunun mümkün olduğunu düşünerek ilerleyelim.  Nasıl bir yer galaksimiz?  Veriler değişken olsa da 300-400 milyar yıldız barındıran bir sistemde yaşıyoruz. Bu sadece yıldız sayısıdır. Diğer gök cisimlerini, gezegenleri, uyduları, meteorları, kuyruklu yıldızları bu sayıya eklediğimizde ortaya çıkan sayı muazzam oluyor.  Peki, her biri yüzlerce milyar yıldız barındıran bu galaksilerden kaç adet var diye düşünelim. Yüz milyarlarca!

İşte, vasati bir galaksinin üzerinde, sarmalın dış kolunda, üçüncü gezegenin üstünde yaşayan, insan denilen karbon esaslı bu varlık, evren ve her şey üzerine konuşabilme ehliyetine sahip görünüyor ve bunu da zihin yapıyor. Nükleer fırının tozu olan insan, felsefe ve ruhsallık yaratıyor. Ama o da tıpkı beynin yaptığı gibi, parçası olduğu evrendeki oluşu üzerine, parçayı aşan şeyler söylemeye çalışıyor. Mütevazi olduğu sürece iyi niyetli ancak nihayete ulaşamayacak bir çaba. İçindeki sonsuz gerilimlerle uzlaşma ve uzlaşmayı reddetme arasında salınıyor.

 

BİR YILDIZ DOĞUYOR…

İnsan canlısı kaotik bir dünyaya çaresiz biçimde adım atıyor. Uygarlık alemine katılmak için uzlaşması gerekiyor, içgüdülerinin ifadesiyle, ötekiyle, kendisiyle.

Kendisine bakım verenin sunduğu her şeye, uzunca bir süre muhtaç yaşıyor. Zaman ve enerji sayacı ölüme doğru ilerleyecek biçimde bebek için çalışmaya başlıyor. Kendisine saldıran, tehdit eden bu dünyada sığınacak tek limanı bakım veren (genelde anne) olan zat. Ama sadece dış dünya, ışık, ses, koku, temas olarak saldırmıyor ona, ana rahmindeki görece duyumlarına kapalı olduğu dış dünya haricinde bedeni de içsel gerilimler yaratıyor. İçgüdüleri harekete geçiyor, acıkıyor, susuyor, gazı oluşuyor. Bu gerilimler ana karnındaki gibi dolayımsız, sembiyotik biçimde yatıştırılmıyor. Gecikiyor, erteleniyor, ruhsal izler yaratıyor. Üstelik sadece biyolojik bir varlık değil ana karnındaki gibi. Biyolojik olandan toplumsal olana, yani canlıdan insana evrilmesi gerekiyor. Uzun ve meşakkatli bir yolculuk.  Bu yolculuğun birçok evresinde uzlaşmalara giriyor ya da uzlaşmamak için direniyor. Toplumsallaşmak için kaçınılmaz olarak kendini bastırıyor ya da bastırmaya zorlanıyor.

Var kalmak için bir rüya, bir masala inanarak başlaması gerekiyor bu canlının. Kendisini yok edecek bu dünyada, annesi ona yapay bir psikolojik rahim sunuyor: ‘Tamam rahimdeki gibi görece sükûnetli ve korunaklı değilsin yine de korkma ben varım, ben varoldukça sana bir şey olmaz. Dünya denen mefhumla aranda ben olacağım’. Çocuk annenin bu masalına inanırsa ruhsal ve fiziksel açıdan sağ kalmayı başarıyor. Anne, merkez, çocuk yörüngesinde dolanıyor. Yaşamın ilk yıllarında ebeveyn de güneş ve yıldızlar gibi göz kamaştırıcı ve ölümsüz geliyor ona. Kısacası İlk masal ilk uzlaşma.

Büyüdükçe birçok yaşam deneyimiyle ve krizleriyle karşılaşıyor. Bu dönemlerde çelişiyor, çatışıyor, uzlaşıyor, direniyor, dönüp kendi benliğine dalıyor, tefekkür ediyor, oradan çıkıp dünyayı tekrar şekillendirmeyi deniyor, değişen dünya da onu şekillendiriyor ve bu döngüsel biçimde yaşam boyu devam ediyor.

Yola uzlaşmadan devam etmek mümkün mü, galiba hayır. Bunda bir sıkıntı yok. Zira uzlaşmanın karşıtı uzlaşmamak değil, teslimiyet oluyor. Uzlaşmamak bir uzlaşma enstrümanı, uzlaşmak da bazen uzlaşmamanın enstrümanı haline geliyor. Bir karşıtlık değil de, sirküler ilerleyen bir diyalektik daha ziyade.

Bunlardan bunaldığı zamanda geceleri gökyüzünü izliyor, anlayamadığı bir sükûnet yaşıyor. Çünkü binlerce insan kuşağı boyunca üzerindeki gökyüzü değişmiyor, adeta bir nesne sabitliği üretiyor, bütün ruhsallığını yansıtabileceği bir ara yüzey oluyor gece göğü. Şiir yazıyor, ağıt düzüyor, hayallere dalıyor. Astrolojik değişimin zamanı, insan türünün hikayesinden çok daha ağır ilerliyor. O nedenle kendi sonluluğu çerçevesinden baktığı gökyüzünde sonsuzluğu ve sabitliği görüyor. Kendisinin de arzu ettiği o serabı.

Belki de ruhsal dünyamıza çok daldığımızda, yaşamın ruhsallığımıza dayattığı kaostan daraldığımızda, bir şeylere aşırı bağlandığımızda ya da kaçındığımızda, dönüp bu muazzam hikayenin içindeki yerimize bakmak, bu galakside, bu güneşin yörüngesindeki o üçüncü gezegenin üzerinde olduğumuzu anımsamak, bizi yumuşatabilir, sükûnete taşıyabilir, iri lokmaları bölebilir. Evrenin aynası hiçbir zaman dev aynası olarak çalışmayacaktır.

Uzlaşmanın yolu, kayıp duygusunu yaşayabilme ve telafi edebilmeyle, melankoliyle doğrudan ilişkili gibi görünüyor. Benimle evren, benimle maskelerim arasındaki ‘boşluk mekanı’ olarak bu kayıp duygusu dışarıya uzanan geçici köprülerin, köprü kurma gayretlerinin ta kendisi de diyebiliriz. Bu veçhe, kozmik mezarlık olan evrenin içinde kendi ruhsal mezarlığımızı tanzim etme becerisini gösterebilmemiz anlamına geliyor. Nasıl ki evren saçıldığı andan itibaren çöküşe doğru ilerlemeye başlamışsa, insan da doğduğu andan itibaren ölüme doğru ilerliyor. Milyarlarca yıldızın ışığı altında durmaya çalışan bir mum gibi.

.

Uzlaşmak var kalmak için kaçınılmaz bir yol, ama var olmak için şart değil.

 

Eşlik eden müzik: Carbon Based Lifeforms (MOS 6581)

 

 

 

 

 

Reklamlar

One thought on “KOZMİK RÜYA: HAFİF ELEMENTLERDEN AĞIR UZLAŞMALARA

  1. Ahmet Varol dedi ki:

    Harika bir yazı,güzel açılımlar yaşattı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s