EJDERHANIN GÖZÜNE BAKMAK: NİÇİN FELSEFEDEN KAÇAMAYIZ?

‘Çünkü insanın yazgısı her şeyden önce eylemdir. Düşünmek için yaşıyor değiliz, tersine düşünmemiz yaşamayı başarabilmek içindir. Eğer çevresini değiştirme yeteneği varsa,  insan kendi benliğine dönüp içinde bulunduğu dünya ve o dünyayla ilişkisi üstüne fikirler oluşturmuş, ortamı ve koşulları alt etmek için tasarılar yapmış, özetle kendisine bir iç dünya yaratmış olduğundandır.  O, iç dünyasından çıkar ve dış dünyaya döner. Ancak artık başka bir kişi olarak dönmektedir, daha önce sahip olmadığı bir kendi kendisiyle, nesnelerin boyunduruğuna girmek için değil, o dış dünyada kendi fikirlerini gerçekleştirmek, yaşadığı gezegeni kendi benliğinin tercihleri doğrultusunda biçimlendirmek için. Dünyaya bu dönüşünde kendi benliğini yitirmek şöyle dursun, kendi kendisini ötekine taşımaktadır, benliğini güçlü bir efendi olarak çevresindeki şeylere yansıtmakta, yani ötekinin-dünyanın- yavaş yavaş kendi benliğine dönüşmesini sağlamaktadır. İnsan evrendeki öbür varlıklardan farklı olarak, asla kesinlikle insan değildir. Tersine insan olmak demek, insan olmamak tehlikesine açık bulunmak demektir. Bu da özünde dram olmak demektir. Tehlike ve riziko durumlarında, ne olacağını bilmediğinde kaplan asla kaplanlığından çıkamazken, insan sürekli insanlığından çıkma rizikosu yaşar. İçimizden her birimiz, her an kendisi olmaktan çıkmak, biricik ve aktarılması olanaksız benliğini yitirmek tehlikesindedir. İnsanların çoğu, olmayı beklediği kendi kendisine durmadan ihanet eder aslına bakarsanız, kişisel bireyselliğimiz asla tümüyle gerçekleşmeyen bir kişi, heveslendirici bir ütopya, her birimizin gönlünün en derininde saklı tuttuğu gizli bir efsanedir.’

(Ortaga y Gasset / İnsan ve Herkes)

Ortega y Gasset’in Benliğe Dalma adını verdiği, aktif zihinsel süreç meraklı varoluşumuzun kaçınılmaz eylemidir.

İnsan bölünmüş ve eksik doğmuş, sonradan da kendinin varlığını ve ölümlülüğünü idrak etmiş, arzusuna nesne arayan bir varlıktır. Onun özünü melankolik kılan bu durumu şifa etmek, dönüştürmek için dili, düşlemi, zamanı ve merakı kullanır. Bu sadece varoluş pansumanına değil aynı zamanda bir anlam ya da bir çıkış yaratma kapasitesine işaret eder.

İnsanın sorularla haşır neşir olduğu dönem ergenliktir. Fiziksel yaş aralığından ziyade ruhsal ergenlik soruların ve merakın bol olduğu bir dönemdir. Eğer ergenliğin arkasından olgunluk diye bir şey geliyorsa, bu dönem yanıt aramanın değil de, doğru soru sorabilmenin verdiği keyiften başka bir şey değildir. Ergenler meraklı varlıklardır ve felsefe de meraktan doğar. Dolayısıyla ergenin merakla ve doğal felsefeyle muhabbeti kaçınılmazdır.

Kadim destanlarda, mitolojide, fantastik-kurgu öykülerde sıklıkla dile getirilen bir ‘gerçek’ vardır.  Hedefe giden yolda aşılması gereken ciddi bir engel olarak –bazen- ejderha figürüne rastlanır. Ejderha;  büyülü güçleri olan, hem külyutmaz (alevler saçan bir varlığın doğasına aykırıdır kül yutması) hem de tehlikeli bir rakiptir. Bu öykülerde sıklıkla rastladığımız motiflerden biri ejderhanın gözlerine doğrudan bakmakla ilgili sıkıntıdır. Ejderhanın gözüne doğrudan bakan kişi büyülenir ve ejderhanın etkisi altına girer hatta bazı durumlarda onun emirlerine itaat eder. Ejderhayı yenmenin yollarından bir tanesi onun ‘gizli’ ismini bulmaktır. Ejderhanın görünen yüzü dışındaki gerçek ismini bilen kişi, ejderhanın büyüsüne karşı bir tılsım edinmiş olur ve böylelikle ejderhayı yenebilir.

Ergenlik; kişinin içindeki ‘kendi ejderhasının’ uyandığı ve dışarıdaki ejderhaların doğrularına şüpheyle bakmaya başladığı, onlara karşı mücadele ettiği bir dönemdir. Yalnız bu ejderhanın trajik yanı, savaşçı bir ejderha olması ve kolay kolay huzura erememesidir. Gençliğin bu yaratıcı ve yıkıcı enerjisi tabii ki dış dünyanın iştahını kabartır.  Birçok topluluk, sektör ve ideoloji,  gençliği kendi saflarına çağırır. ‘En doğru’nun kendilerinde olduğu vaazıyla bu küçük ve şüpheye düşmüş ejderhaları davet ederler. Eğer bu çağrıya uyar ve güçlerini ‘onlar’ için kullanırlarsa, ‘neler neler !’ kazanacaklarını söylerler. Bazen de, daha uyanmadan bu ateşi söndürmenin, sadece seyirci, tüketici ve ‘başarılı’ olmanın geçer akçe olduğunu söylerler.

Güç, statü ve para gibi baştan çıkarıcı vaatler karşısında bir tek şey isterler: Sakın soru sorma, sorgulama, nedenlerin ve “Daha iyi ne yapılabilir?” sorusunun peşine düşme!

Aslında burada yapılan ince bir işlemdir. ‘Felsefe yapma!’, ‘Düşüneceksin de ne olacak?’ gibi ifadelerle yavaş yavaş büyüyen gençlik ateşinin, yakmayan bir ateşe dönüşmesi arzulanır. Düşünme, itaat et. Davranma, uy. Üretme, satın al!

Genç ejderhalar, tıpkı mitolojideki savaşçılar gibi, akıllarını büyülemeye çalışan büyük ejderhaların gerçek ismini bulmak, çağrıldıkları şeyin ne olduğunu kavramak zorundadırlar. Bunu yapabilmenin yolu doğru soru sorabilmekten, doğru düşünebilmekten geçer. O zaman bizi büyülemeye kalkan şeyin, ne kadar doğru görünse bile, niteliğini biraz daha anlamamız mümkün olur.

Felsefe, aklın üzerindeki büyüyü çözmenin en önemli yoludur. Bilim bu büyüyü fiziksel etkinlik (deney) yoluyla çözmeye çalışırken felsefe benzer bir işi zihinsel etkinlikle yapar.

Felsefe hem insanlığın temel sorularıyla (Ben kimim? Niye varım? Yaptıklarımın anlamı ne? Hayatın anlamı ne? İyi bir yaşam nedir?) ilgilenir hem de bu konular üzerine düşünmenin kendisiyle.  Neden bu konuları düşünüyorum? Doğru soru sormanın yolu nedir? Bildiğimden emin olabilir miyim? Bilgimin kaynağı nedir?

Felsefe yanıt üretmekten ziyade doğru düşünebilme, doğru soruları sorabilme becerisidir. Felsefe, hayat muammasına dair bir çözüm imkanı olmaktan ziyade kavramları ele alma tekniği ve aklın büyülenmesine karşı bir savaştır.

Felsefe görünüşte apaçık sandığımız günlük konuşmaların ve önemli bulduğumuz kavramların altını kazımak, onların içyüzüne ve nasıl yapılandıklarına dair yeni varsayımlar üretmektir.

Aslında gündelik yaşamda hepimiz sıklıkla felsefe yaparız. İyilik, kötülük, dostluk, hakikat, yaşam ve ölüm üzerine konuşuruz. Ancak bunu sistemli bir biçimde yapmayız.

Felsefi anlamda düşünme etkinliği;  benliğe dalma, kişinin kendi iç dünyasıyla muhabbet edebilme becerisidir. Hazır sunulmuş konserve cevaplar yerine kendi zihin mutfağını kullanabilme, yeni lezzetler yaratabilme, lezzetsiz olsa bile kendi yemeğini (fikirlerini) yapabilme becerisidir.

Şimdi baştaki konuya bu açıdan tekrar bakabiliriz. Kesin olan şeyleri yeniden icat etmeye kalkmak gereksizdir. Ancak icat edilmiş olanla nasıl ilişki kuracağımızı düşünmek tekrar tasarlanabilir bir etkinliktir.

Gençler kendilerine anlatılan, vaaz edilen, ‘tek gerçek budur’ denilen şeylerin altına bakmayı becerdikleri andan itibaren kendileri olma yolunda önemli bir adım atarlar. Bu bakma eylemi mutlaka çatışmalı bir eylem değildir. Sakince düşünebilmek,  neden diye sorabilmek, bize anlatılan hikayenin aklımızı büyüleyip büyülemediğini fark edebilmek önemlidir.

Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Örneğin , ‘gerçekten göründüğün gibi bir insan mısın? ‘Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün’ cümleleri dışarıdan bakıldığında dürüst ve hakikate davet eden ifadeler gibi görünür. Ne kadar güzel dediğimiz bu ifadeler aklımızı büyülemeye başlamıştır. Oysa doğru bir soruyla bu afili ifadelerin yaldızı hemen kazınabilir.

‘Gerçekten göründüğün gibi misin?’ sorusuna şöyle yanıt verilebilir: ‘Bilmiyorum, çünkü bana bakarken ne gördüğünü bilmiyorum!’

‘Süreden ayrılanı kurt kapar!’ diye anlatılan masala inanmamak, dışarıda bir kurt olmadığını bilmek, bunun sürüyü bir arada tutmak için uydurulan bir masal olduğunu hatta sürüyü bu masalla kandıranların koyun görünümlü kurtlar olduğunu anlamak; ancak felsefe yoluyla mümkün olur.

Aksi takdirde ya büyük ejderha tarafından büyülenir ve robotlaştırılırız ya da tüm sürüyle birlikte uçurumdan aşağı atlarız.

Şimdi kendimize şu soruyu sormamızda fayda var: Bu reklam ejderhası aklımı neyle büyülüyor? Bu grup psikolojisi aklımı neyle büyülüyor? Bu toplumsal hedefler aklımı neyle büyülüyor? Bu din, bu ideoloji aklımı nasıl büyülüyor?

Tüm bunlara dair soru sormayı ve kendi cevaplarımızı üretmeyi başardığımızda,  bize yapılan davete kendi aklımızla katılmayı ya da reddetmeyi seçebiliriz.  Fanatik düşünmekten, başka fikirleri ve varoluş biçimlerini acımasızca yargılamaktan uzaklaşabiliriz.

Felsefe bize insan olmayı öğretmeyebilir ama insan kalmamızı sağlayabilir. Felsefe, ejderhanın gözüne büyülenmeden bakabilmektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s