DARK CITY: NEO-PLATON’CU CİNSEL İKTİDARIN ÇÖZÜLÜŞÜ

Dark City, 1990’lı yılların sonunda, beyaz perdede peşi sıra arz-ı endam eden milenyuma endeksli filmlerin arasında en az ses getirenidir. İnsanlığın kolektif bilinçdışında bin yıl dönümlerine işaretli toptan yıkım ya da yüksek bilinç sıçramasına dair fantezileri görünür kılan bu filmler arasında en bilinenleri, The Matrix, Truman Show ve Dark City’dir. Birer yıl arayla vizyona giren bu filmlerin içinde The Matrix,  gerek dinamik kurgusu gerekse öyküleme tekniği ve kullandığı metaforlar açısından görsel bir felsefi metin tadında olduğundan, benzer dertleri olan filmlere göre daha fazla seyirci buldu.

Esas olarak ‘’gerçeğin dokusu nedir, içinde yaşadığımız gerçekliğin gerçekten gerçeklik olduğunu bilebilir miyiz, algısal gerçeklik ve dış dünya arasına nasıl bir etkileşim vardır?’’ türünden sorularla ilgilenen, insanın çarpılmış bir bilinç halinde sistemik dizgeler tarafından kodlanan ancak bunun farkında olmayan bir özne-nesne olabileceğine dikkat çeken bu filmler, insanlığın yüzyıllardır uğraştığı sorulara, görsel sanatlardan yanıtlar üretmeyi denerler. Yapısalcı bir formülasyondan sıyrılarak, dilin, psişenin ve  toplumsal emek-yabancılaşma süreçlerinin kodlandığı bir analizden kaçınarak başka bir söylemle Dark City filmini incelemeye çalışacağım.

Filmin alt metnine yedirilmiş mesajların bir kısmı da bu analizin dışında kalacaktır, o nedenle çözümlemenin kendisi seçtiği sınırlar itibarıyla malül olacaktır.

Dark City her şeyden önce insan ruhsallığının karanlığına dair bir metafordur.  Aydınlatmayı denedikçe bizden kaçan, ele avuca sığmaz bir ruhsal labirentin, karanlık bir zihnin hikayesidir.  Filmin içindeki saat mefhumu düşünüldüğünde, Douglas Adams’a atıfla pekala Ruhun Uzun ve Karanlık Çay Saati olarak adlandırılabilecek bir filmdir.

Platon görünüşün ardındaki gerçeğin doğası konusunda sürekli değişkenlik gösteren, insanların içinde kuşaktan kuşağa da aktarılan ve çok ta değişkenlik göstermeyen öğelerin olduğunu düşünüyordu. Neredeyse kolektif bilinçdışını andıran bu öğeleri (İdeaların) anlamanın yolu, ruhsallıkta örtük olarak duran ve kendisini gerçeklikte görünür kılan bilgiyi kazmak, belirgin ve görünür kılmaktır. Ancak bu bilgi, Sokratik tarzda akıl yoluyla kavranabilir bir bilgi değildir, en azından nihai durağa bu yöntemle varılamaz. Bu sırlara ulaşmanın başka yolları vardır, sanattan mistisizme kadar uzanan bu geniş ‘hatırlama’ yelpazesinin anahtar kavramı, hatırlamaktır. İnsan kendisine gömülü bir bilgiye ulaşarak, kendisini kendisi kılacaktır.
Bu Platoncu perspektifin psikolojideki karşılığı kaçınılmaz olarak Sigmund Freud ve onun inşa etmeyi denediği psikanalitik anlatı olacaktır. Psikanalizde de ruhsallığın dinamik örgütlenmesinin bilgisi, bilinçte değil bilinçdışında kodlanmıştır. Kişi kendisinin güdüleyen, dürten bilinçdışı süreçlere akıl yoluyla vakıf olamaz. Yani kişinin kendisini bilmesi, ancak kendi öyküsünün hatırlamadığı kısımları üzerinde çalışmasıyla mümkündür. Hatırlanmayan bu öykülerin içindeki çocuksu defansif konumlanışlar ve onların ilişkisel ara alana taşınması transferans (aktarım yoluyla) gerçekleşir. Analist, hasta ve kendisi arasındaki aktarımı analiz ederek, düşünsel-duygusal-davranışsal refleksleri kodlayan güdüleyen ilk örneklerin formunu bulmaya çalışır. Yani esas işimiz, bilincin bilmediği ilk örneklere, prototip yaşantılara, aktarım analizi ve hatırlama yoluyla ulaşmaya çalışmak, ruhsallığın karanlık kuyusundan bu yöntemle su çıkartmaktır. Platon ve Freud arasındaki bu kabalaştırılmış paralellik film boyunca karşımıza çıkan hatırlama-unutma-yeniden hatırlama diyalektiğinin zeminin oluşturacaktır.

Bu açıdan filmin kaba okunuşunda, sürekli hayaller ve imgeler dünyasında yaşayan birisi sonunda, hatırlamaya başlayarak uyanacak ve herkesi bu amansız döngüden kurtaracaktır. Ama bu Yeni Mesihçi okuma filmi anlamak için yeteri kadar ipucu vermez. Her ne kadar John Murdoch  karakteri, da Vinci’nin Vitruvius Adamı gibi çarmıha gerilse de, bunu sadece milenyum öncesi, mesihçi bir selam olarak okumaktan öteye gitmememiz gerekir.
Şehrin kendisi bilincin (Ego) bir mecazıdır. Bilinç uykuya daldığında, Jungyen bir kolektif arketip gibi duran, Tanrısal karakter Bay Kitap şahsında, bilinçdışı aktifleşir. Şehir bir seviyede bilinci temsil ederken, Yeraltındakiler (Yabancılar)  bilinçdışını temsil etmektedirler.

Filmin içindeki karakterlerin tümünü John Murdoch’ın alter-egoları, alt benlikleri olarak okuduğumuzda, her karakter belli bir enstrümanı sembolize eder. John Murdoch Gölge arketipine, Dedektif Bumstead  Persona’ya, Emma karakteri ise Anima’ya, Bay Kitap Muktedir Baba arketipine, Dr. Schreber ise Hilekar arketipine denk düşer.

Burada Dr. Schreber karakteri  ilginç bir karakterdir. Bu karakter, Freud’un 1911 tarihli Schreber Vakası çözümlemesinde bahsi geçen kişidir. Dresden’li yargıç Daniel Paul Schreber, paranoid sanrılardan muzdariptir. Schreber otobiyografik bir eser yazarak yaşamını anlatır. Freud, Schreber’le psikanalitik bir çalışma yapmaz  onun otobiyografik eseri üzerinden paranoid kişilik örgütlenmesini analiz etmeyi dener. Eşcinsellikle ilgili yoğun anksiyetesi  ve İsa bedeninde tezahür etmeye dair büyüklenme sanrıları olan bir insandır Schreber.
Yargıç Schreber, filmde Yeraltındakilere yardakçılık eden, insan ruhsallığının özünü anlamaları için onlara yardım eden Dr. Daniel Schreber karakteri olarak görünür.  Burada ilginç bir gönderme daha vardır, insan ruhsallığını anlamanın yolu psikozu anlamaktan geçeceğini düşünen Jacques Lacan’ın, 1932 tarihli tezi de Paranoid Psikoz ve Kişilikle İlişkileri üzerinedir. O da insanlığın özünü, esansını çıkartmayı hedefleyen bir karakterdir.

Lacancı açıdan baktığımızda, aynadaki benin sosyal bene dönüşmeye başlamasıyla yabancılaşma ve paranoya ortaya çıkar, zira beni tanımlayan ancak öteki’nin bakışıdır.
Filmi bir rüya gibi okursak başlı başına paranoid bir cinsel öyküdür. Dedektif Walenski, bu çıkışsız paranoyanın kristalize olduğu, John Murdoch karakterinin daha billurlaştığı  figürdür .

Filmin başlangıcında John Murdoch karakteri bir küvetin içinde uyanır.  Küveti bir rahim metaforu gibi düşünürsek bu karakterin yeniden doğumuna işaret eder. Alnında bir kan lekesi, iğne izi vardır, nerede olduğunu, kim olduğunu anımsamayan Murdoch, aynaya bakar ve yabancılaşma öyküsü başlar. Alnındaki iz, yarım kalmış bir enjeksiyon sürecinden hatıra kalmıştır. Bu enjeksiyonu eşcinsel sızmanın bir mecazı olarak bir kenara not edebiliriz.

Murdoch’ın amnestik serüveninde yavaş yavaş eşi Emma’yla olan ilişkisini öğreniriz. İlişkilerindeki mesafe ayarı bozulmuş, Emma, Murdoch’tan uzaklaşmıştır. Murdoch, eşinin başka bir adamla ilişkisi olduğundan şüphe etmektedir.

Bu esnada şehirde bazı seks işçilerinin bir seri katil tarafından öldürüldüğünü öğreniriz. Katil, kendisi bunu bilmese de John Murdoch’tır.

Dark City’de her gece insanlar ve şehir Yabancılar tarafından değiştirilmekte, insanlara yeni kimlikler enjekte edilmekte, çevresel koşullar düzenlenmekte, bu yeni kimlikler içindeki ilişki ve oluşlar incelenerek, insan ruhunun esansı düzenlenmektedir. Yabancılar’ın bireyselliği yoktur, kolektif bir zihin ve organizma gibi hareket ederler, bu anlamda insanı insan yapan bireysel onların en çok merak ettiği meseledir. İnsanı insan yapan şey, Bellek olduğundan, anılara sahip olup, bitmeyen gecenin içinde bu anılardan veri süzmeye çalışırlar. Bu işlemlerden bir tanesi başarısız olur ve John Murdoch karakteri enjeksiyon tamamlanamadan uyanır.  Murdoch karakteri, içinde yaşadığı gerçekliğin bir hayal perdesi olup olmadığını anlamaya çalışır ve bunun için kendi geçmişindeki anıların peşine düşerek onları anımsamaya ve yeniden montajlamaya çalışır. Ürünlerden birinin defolu olduğunu fark eden Yabancılar, John Murdoch karakterini yakalayıp, düzeltme işlemine tabi tutmak isterler. Yabancılar her gece uyuduğumuzda yönetimi ele alan bilinçdışını temsil ederler.

John Murdoch ilginç bir yeteneğe sahiptir, iradi olarak çağıramadığı ancak çok korkunca ya da kızınca ortaya çıkan, sanki onu da ele geçiren muazzam bir enerjiye sahiptir. Bu enerjiyi, Gölge arketipinin ya da bilinçdışının gücü olarak okuyabiliriz. Çağırma gücüne muktedir olamadığımız, ancak bilincimizin kontrol alanı kuşatıldığında, bu alanın dışından gelen gelen bir güçtür.
Yabancılar Murdoch’la başa çıkamadıkları için, onun hareket tarzını anlamaya çalışırlar ve riskli bir deneyle insan ruhunun bir kısmını kendilerinden bir üyeye, Bay El’e enjekte ederler. Bay El artık Murdoch’ın zihnine sahiptir ancak bu yeni deneyimini işleyebilecek bir zihinsel altyapıya sahip değildir. Yabancılar’ın tüm dertleri adeta bir ruhsal simyagerlik, tüm sorulara yanıt olacak bir fallus metaforu olarak Felsefe Taşını (İnsan Ruhunun Esansını) bulmaktır. Bay El bu transformasyonla yüzeye çıkmaya çalışan bilindışını temsil ederken, John Murdoch çözülmekte olan benliği temsil eder. Kendiliğin bilinçli ve bilinçdışı kısımları arasındaki mesafe hızla kapanmaya, çöküşe gidecek seviyede yakınlaşmaya başlar.

John Murdoch’ın gitmeye çalıştığı yer çocukluğundan anımsadığı, bir zamanlar mutlu mesut yaşadığını düşündüğü, okyanus kıyısındaki Shell Beach’tir. Okyanus Jungcu anlamda Özben’i temsil ederken, Shell Beach, anneyle sembiyoz halinde yaşanan o  eşsiz cenneti anımsatır. İkimize bir dünya olarak tasvir edebileceğimiz, her tür dürtülme ve bilme halinden uzak rahim mutluluğudur. Komünizm, Altın Çağ, Cennet olarak araya durduğumuz yerdir. Ama Shell Beach gibi, kimse oraya nasıl varılacağını bilmez, biteviye spiraller içinde oraya varmanın masalı anlatılır her zaman.

Filmin içinde cinsel gönderme neredeyse hiç yokken, cinsellikle ilgili hat dikkatle bakıldığında kendisini açık eder. Biz esas olarak paranoid psikoza çökmeden önceki, disosiyatif (amnezi olan) bir ara evreyi seyrederiz. Karakterin paranoid psikoza evrildiği sahne, Bay Kitap’la karşı karşıya geldiği sahnedir.
Hikayeyi buraya kadar şöyle özetleyebiliriz. Eşi tarafından ihanet edildiği şüphesine sahip olan John Murdoch karakteri, eşine yöneltemediği agresyonu, birlikte olduğu seks işçilerine yöneltir ve onları öldürerek dişiliğe saldırır. Bu cinayetlerin ardından bir bellek bozukluğu yaşar, cinayetlerin yarattığı suçluluğun basıncından  kurtulmanın yolu, hafızasını kaybetmektir. Ego bu basıncı taşıyamaz ve çözülür. Bu John Murdoch’ın küvette amnestik olarak uyandığı sahnedir.
Filmin bundan sonrası esas olarak bir erkeğin cinsel rekabetteki yetersizliğin onu ruhsal açıdan nasıl deforme ettiğine dair bir öyküdür. Ödipal açıdan annesini babaya kaptıran ama bunu bir türlü kabul edemeyen ve regresif savunmalar yardımıyla bu yanılgılı Ödipal zaferi inşa etmeye, sürüklemeye çalışan bir karakter vardır ortada. Fahişeleri yani Emma’nın şahsında gösterilen Yosma Anne’yi, kendisine ihanet edip, babayı tercih ettiği için fallik bir öfke nedeniyle öldürmektedir. En azından kendisinin kendisi hakkında bilmediği, daha doğrusu bilmeyi istemediği gerçek budur. Anne yerine ikame edilen ‘sonsuza dek sevgili’ (Emma)figürü, bir zamanlar annesinin yaşattığı hayal kırıklığını tetiklemiştir ihanetiyle.

Zaten Emma’yla olan bir konuşmasında ‘bütün bunlar bir hayaldi’ diyerek, aldatma gerçeğini inkar mekanizmasıyla aşmaya çalıştığı bir sahne vardır.

John Murdoch  amnestik olarak uyandığında, narsistik , tümgüçlü  fantezilerle travmasının üstesinden gelmeyi dener. Ancak korkunca ya da kızınca ortaya çıkan yıkıcı, önüne geçilemez güçleri de bu büyüklenmeci fantezilerin bir tezahürüdür. Bu büyüklenmeci güç, içinde yaşadığı evrenin kurallarını değiştirip bozabilen, yasa tanımaz bir güçtür. Adeta bir bebeğin oral evredeki o yanılsamalı ‘evren benim, ben evrenim’ algısına benzer.

Yabancıların lideri, fallik babayı, Lacancı yasayı temsil eden, bay Kitap’la karşılaştığı, savaştığı sahne bu iddianın en berrak olduğu sahnedir. Bu sahnede Murdoch’ın zihninin içindeki paranoid tümgüçlü fanteziler  (Dr. Schreber’in aracılığıyla) ‘İstediğini yapabilecek güçtesin!’’ diye ses verirler. Ödipal zafer yanılgısındaki, Murdoch, Bay Kitap’la (Yasa-Baba) figürü ile savaşır ve bu narsistik, patlayıcı fantezilerle babayı yendiği vehmine kapılır.

Bu kavga sahnesinde tamamen anal sadistik fanteziler belirir ve adeta ‘sıçarım böyle dünyanın içine’ diyen Murdoch karakteri, Dark City evreninin neredeyse tamamını tarumar eder. Paranoya ve anallık ilişkisi burada da karşımıza çıkar. Kendisine eşcinsel bir sızma olacağı korkusu, kahramanımız o evreni yok etmeye dek sürükler. Belki de o kadar arzu ettiği figür aslında bir kadın değil de, güçlü bir erkektir zaten. Bunu yadsımanın yolu da arzu ettiği figürü ve onun yaşadığı dünyayı fantezilerinde yok etmekten geçer.

En sonunda John Murdoch Shell Beach’a ulaşır, çünkü Dark City evrenini tekrar yapılandırmıştır, ancak bizim gördüğümüz bu yapılandırma aslında Murdoch’un paranoid psikoz dünyasıdır.  Bu sahnede yeni bir Emma karakteri yanına gelir. Bu Emma ona hiç ihanet etmeyecek hep onu sevecek, diğer erkekler karşısında aşağılık kompleksi yaşatmayacak, sıfırdan yaratılmış sadık eş sadık annedir. Yeni Emma, Anna ismini taşır.

Eşinin ihanetiyle ödipal yaraları açılan, bu yarayı dişiliğe yöneltilen bir saldırı ve  amneziyle halletmeye çalışan Murdoch karakteri, Bay Kitap’la olan çatışma sahnesinde anal evreye geriler, ve oradan da bütün bir evrenin ona boyun eğdiği, hatta kendisinin evren olduğu oral evreye çöker. Nihayetinde şüphe, cinsel kıskançlık, cinayetler, amnezi ve büyüklenmeci fanteziler yoluyla paranoid evrene kapı aralanmıştır. Hatırlamaya dayalı Platoncu evren çözülüp gitmiştir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s