İKİNCİ EL VAROLUŞUN GAYYA KUYUSUNDA SİBERPUNK GOLEMLER

Bu yazı PsikeArt Dergisi’nin MERAK başlıklı dosyası ve AKIL DEFTERİ dergisinin ÜTOPYA ve MELANKOLİ sayılarında yayınlanmıştır.

İnsan varoluşu merak ve melankoliden mütevellit bir karmaşadır. Ruhu, bedeni, başka coğrafyalara, başka zamanlara konumlandırarak, merakımıza mucip sorulara ve varoluşumuza derman olacak muhayyel imkanlara yanıt aramak tarih boyu, kaçınılmaz olmuştur. Gerek mitoloji ve dinlerin gerekse bilimkurgu ve ütopyanın esas derdi, bu merak-melankoli durumuna yanıtlar üretme çaresidir. Ütopya ve melankolinin diyalektik ilişkisi bağlamında, belirli dönemi merkeze alan bu metin analitik Batı felsefesinin idrak olanaklarıyla malul olduğundan dolayı, okurken şüpheyle yaklaşmanızda fayda vardır. Elden geldiğince yüzeyi ve günümüz gerçekliğiyle irtibatı kaybetmeden, herkesin kendi varoluşuyla müsemma boşluğunun derinliğine göz atmayı deneyeceğiz. Bu nedenle yazılanları değil de satır aralarında duran boşlukların taşıdığı manayı takip etmek, farklı bir tahayyül evreni üretebilir.
Bu yazı ‘neden düşleriz?’ ya da ‘düşlerimizi neden ütopya bağlamında dillendiririz?’ gibi sorulara yanıt vermekten ziyade, bedensiz ölümsüzlük arayışının son 40 yıla yayılan tezahürlerini ve onun melankoliyle ilişkisine bir miktar göz atmayı hedeflemiştir.

GENİŞ VE SAÇILMIŞ ANLAMIYLA ÜTOPYA KAZANI

Ütopya terimini kullanmamıza vesile olan kişi İngiliz devlet adamı ve yazar Thomas More olmuştur. More’un şahsi psiko-politik öyküsünün alegorisi olarak da okuyabileceğimiz bu eserde, Ütopya isimli bir ada-ülkedeki, ideal toplum sistemi dile getirilmektedir. Kelime anlamıyla Ütopya, Yunanca 3 kısımdan oluşur. Ou (yok), Eu (güzel, mükemmel) ve Topos (Yer) kelimelerinin anagramıyla yaratılan Ütopya, İdeal toplum özelliklerini barındıran Yokyer, Varolmayan Ülke gibi bir tanıma denk düşer.

Thomas More’un içinde yaşadığı coğrafyanın kralı 8. Henry’nin yönetimi ve dini anlayışıyla ilişkilerinin hayli gerildiği bir dönemde yazdığı bu eserin tam ismi ‘De Optimo Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia’dır’. Yani, ‘Mükemmel Bir Devlet Modeli ve Yeni Ütopya Adası.’
Herhalde ‘Ada’ yerine İngiltere’yi, Kral Utopos (Olmayan, Namevcut Kral ) yerine de, arzulanan, Bilinmeyen Öteki ya da 8. Henry’e karşı olan bilinçdışı agresif dürtülerin tezahürü yazarsak yanlış olmaz.
Bu yazı temel olarak Ütopya edebiyatı ve sonrasında onu sarmalayan ruhsal-politik örüntüleri ve dili analiz etmekle mükellef olmadığından bu kısa tanımdan sonra saçılmaya dair bir şeyler söyleyebiliriz.
Bu andan itibaren Ütopya tabirini sadece yukarıdaki anlamıyla, idealize edilmiş toplumsal ve yönetsel ilişkiler bütünü olarak değil, kısmen fantastik edebiyata, bilim kurgu edebiyatına ve bunların görsel temsillerine kadar genişleterek kullanacağım. Fantastik edebiyatın salt ütopyayla ilgili değil daha çok mitoslarla, arketiplerle bağlantısını ayrıca dikkate almayacağım. Ayrıca Ütopya ve onunla ilintili diğer düş-tasarımların Doğu kültüründeki tezahürleri de bu yazının kapsamı dışındadır.

Bu noktadan itibaren basitleştirme riskini göze alarak şematize edeceğim bir yapı üzerinden ütopya-melankoli ve siberpunk olgusuna uzanmaya çalışacağım.

Siberpunk ve bir varoluş mekanı olarak Siberuzaya geçmeden önce, bu alanla ilintili Distopya (Karşı/ Negatif Ütopya) edebiyatı ve onun tarihsel arka planına kısaca göz atmakta fayda var.
Herhalde ütopyaların monolitik, totaliter, bireyi kuşatan makine tahayyülüne karşı yazılan ilk eser olarak Yevgeni Zamyatin’in BİZ (MIY) isimli eserini anabiliriz. Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde 1920 yılında, sosyalist toplumsal tasarımın tahakküme evrilmeye nazır tehlikelerine dikkat çekmeye çalışan bu eser, Alexander Bogdanov’un 1908 tarihli Kızıl Yıldız ütopyasının tam aksine işaret eder. Zamyatin’in sezgisel olarak gördüğü bu kara ütopya, 2. Dünya Savaşı sırasında ve ertesinde adeta karabasan gibi tecelli eder.

1.Dünya Savaşı sonrasında Aldous Huxley, Brave New World’u kaleme alır ve ütopyanın karşısında konumlanır. George Orwell ise ihanete uğramış bir devrim coğrafyası olarak kendisinin de yer aldığı, İspanya İç Savaşı deneyiminden sonra, önce Hayvan Çiftliği’ni ardından 1984’ü yazar. 1984 insana soluk aldırmayan ve çıkış imkanı olmayan bir karanlık labirenttir, BİZ’de biraz da olsun rastladığımız umut, 1984 coğrafyasına tamamen yabancıdır. İlk distopya örnekleri daha çok sosyalizmin merkeziyetçi, ilerlemeci ve totaliter eğilimlerine dikkat çekmek için bir metafor olarak ortaya çıkarken, daha sonra gelecek bilim kurgu ekolleri bu kulvardan ayrılacaklar, daha çok sanayi sonrası bilişim toplumlarının eleştirisinden hareketle var olacaklardır.
Her ne kadar savaşlara pozisyon aldıktan sonra iştirak etmiş olsa da, kendi topraklarında dünya savaşlarının yıkıcı fiziksel izlerini görmeyen Amerika’da işler daha farklı ilerlemiştir. Kapitalizmin ağır krizlerine yanıt olarak çizgi roman alanında, kurtarıcı süper kahramanlar ortaya çıkmıştır. Bu süper kahramanlar ilginç biçimde aslında süperleşmek zorunda kalmış kahramanlardır. Spiderman ve Batman gibi. Bu kahramanların bölünmüş benliklerle karakterize yanları vardır, gece başka insan gündüz başka insan olan personalarıyla aslında trajiktirler. Sadece Süperman, gerçekten iliğine kadar süper kahramandır, zira bizim dünyamızdan değildir. Onun özellikleri diğer kahramanlar gibi sonradan edinilmiş değil bizatihi kendine içkindir. Yeryüzünde hiçbir şey onu engelleyemez. Onu durduracak tek şey, kendi gezegeninden gelen Kriptonit’tir. Biraz da psikodinamik dille söylersek onu ancak yuvasından gelen yaralar, güçsüz düşürür diyebiliriz.

Çizgi roman dışında Amerikan BK edebiyatı o dönem ağırlıkla Uzay Operalarıyla doluydu. Bu Space Operalarda, daha çok sosyalizmi temsilen, Kızıl gezegen Mars’tan gelebilecek işgalciler temaları ortaya çıkıyordu. Biraz da ironiyle söylersek, Mars’lı Bolşevikler korkusu, Robert Anson Heinlein’de pik yaparken, Orson Welles, H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı eserinin radyo tiyatrosuyla, Amerikan toplumunu, gerçekten Mars’lıların saldırdığına inandırarak panik içinde sokağa dökebiliyordu. Anti-komünist hezeyanlar doğal yurdunu hemen bulmuştu. Sonrasında hem Amerika hem de Avrupa’da BK (bilim kurgu) edebiyatı yavaşça New Wave olarak tanımlanan kulvara girmeye başladı. Bu kulvara ait yapıtlar hem fantastik edebiyat hem de BK edebiyatta ortaya çıktı. New Wave eserler, günümüz toplumlarının arzularını, çatışmalarını, korkularını, toplumsal yapısını ve bazen de çözüm olanaklarını, hayali coğrafyalarda dillendiren metaforlardı. Bu anlamıyla Fantastik ve BK edebiyat daha ciddiye alınır olmuş, küçümseyici kaçış edebiyatı etiketi silinmeye başlamıştır. Yine aynı dönem Hard Science olarak adlandırılan BK ekolü, toplumsala yapılan vurgunun azaltılarak, bilim ve kurgu öğelerinin ön plana çıkarılmasını savunmuştur.

RUHUN ÇIKIŞ KAPISI

Ancak savaş sonrasında Avrupa’nın üzerinde bir hayalet daha dolaşıyordu. Bu Hayalet 1968 yılında şişeden çıkan cin gibi ortaya fırlayıverdi. Sanayi sonrası toplumlardaki ağır yabancılaşma ve izolasyona yanıt olarak, hali hazırdaki sosyalist vurgulardan uzak, daha liberter, anarşizan, ekolojik ve feminist söylemlerle yeni bir kültürel-politik dalga yükseldi. Pozitivist, modernist projelerin söylem ve sonuçlarına mesafeli, ilerlemeci tarih anlayışını kutsamayan, tahakküm içeren dikey örgütlenmelerden çok, öz yönetime dayalı yatay örgütlenmeleri savunan hareketler ortaya çıktı. Ekolojist ve Feminist hareketler devrimle gelecek toplumsal kurtuluşun sunduğu uzak ve belirsiz ufuktan sıyrılıp, var oldukları yerde yaşamı örgütleme pratiğine yöneldiler.
Bu süreç ortak bir muhalefet zemini örgütlenemeden hoş bir sada bırakarak, toplumsal devrim perspektifini kaybederek mikro muhalefet kanallarına aktı. Bu muhalefetin bir kısmı sistem tarafından yutulurken, bir kısmı da Filistin, Vietnam, Güney Amerika mücadelelerinin etkisiyle, metropollerde öncülerin savaşına doğru evrildi. Almanya ‘da RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) ve RZ (Devrimci Hücreler), Fransa’da Action Directe (Doğrudan Eylem), İtalya’da Kızıl Tugaylar, Türkiye’de ise THKP-C ve THKO olarak tecelli etti.
Fransa 68 için özel bir coğrafyaydı. Orada direniş felsefenin iki kanadı arasındaki çatışmanın yansıması gibiydi. Adeta Yapısalcılığa karşı Varoluşçuluk, Öznenin yokluğu iddiasına karşı Özne’nin praksisi ve müdahale gücü savaşıyordu.
Yapısalcılar bireyin etkinliğinin belirlendiği ve tutarlı kılındığı sistemleri anlamaya çalışırken, insanı merkezden uzaklaştırıyor böylece tarihi de sürgüne gönderiyorlardı. Özne merkezden çıkarılmış, daha dünyaya adım atışıyla dizgeler tarafından kodlanmıştı. İnsanın, sistemlerin bu zaman ve tarih üstü tanım girişimlerine, sadece varoluşçulardan değil, bazı paralelliklerine, aydınlanma düşüncesinin şantajından bahsetmesine rağmen Michel Foucault’tan da itiraz yükseliyordu. Varoluşçular insanı bir yapıya ve dizgeye indirgemeyi reddediyor, tarihi insan eyleminin gerçekleştiği sahne olarak kabul ediyorlardı. Foucault ise, sistemleri ve yapıların biyo-politika ekseninde nasıl söylem düzenleri içinde evrildiğini açıklamaya çalışıyordu. Ona göre insan tanımı ilelebet değildi, insan tasavvurumuz kumsala çizilmiş bir yüz gibi kaybolup yeniden örgütlenmeye mahkumdu.
Ez cümle, aslında yapısalcılık ve varoluşçuluk geriliminde, daha önce Nicolaus Kopernik, Charles Darwin ve Sigmund Freud açılımda dile gelen insanı merkezden tahliye etme söylemleri, bir kez daha ortaya çıkıyordu. Bu uzun süreçte insan tanımı üç önemli gol yiyerek tanrısallık, bilinç ve evrenin merkezi olma vasfını yitirmişti
Önce Dünya gezegenini merkez alan Batlamyus evrenine karşı Kopernik, ‘bütün evren bizim etrafımızda dönüyor’ düşüncesini yıktı . Diğer gök cisimleri dünyamızın etrafını tavaf etmiyor, bilakis dünya güneşin etrafında salınıyordu. Yani insan kosmosun merkezi değildi. Her şey bizim için yaratılmamıştı.
Sonra Charles Darwin geldi, eşref i mahlukat olmadığımızı tanrısal bir özelliğimiz barındırmadığımızı evrendeki diğer türler gibi evrimin eseri olduğumuzu söyledi.
Bunlarla başa çıkabilmek için geriye tutunabileceğimiz tek şey olarak bilinç ve irademiz kalmıştı. Bu noktada son darbeyi Sigmund Freud indirdi: Bilincimizin her şeyi bilemeyeceğini, bilinci belirleyen ve güdüleyen, üstelik bilinç dolayımıyla erişime kapalı bir bilinçdışının varlığından dem vurdu.
Böylece insan türü kendi ruhsal evinin astronomik, filogenetik ve iradi merkezi olma vasfını kaybetti.
Her ne kadar pozitivim ve modernist proje insanı tanrı tahtına oturtmaya devam ettiyse de, sonuçta insan bu görkemli görev karşısında ezilip, başarısız oldu.
Friedrich Nietzche’nin; ‘Tanrı öldü’ ifadesini işte bu anlamda okumak lazım belki de. Ölen kutsal kitapların tanrısı değil, insanın tanrısallığı yanılgısıydı.
Başka bir aralıktan ise Walter Benjamin, tarihin nazik ve kolay parçalan bir kurgu hatta rüya olduğunu fısıldamaktaydı.
Her ne kadar yoğun kıvamlı, yer yer görkemli teoriler üretseler de Yapısalcı ekol, özünde metafizik ve devrim olanaklarını içsel olarak tüketen bir duruş sergiledi.

Güneş kütlesi ölçeğiyle bakıldığında, küçük yıldızların kaçınılmaz sonu olan görkemli süpernova aşaması ve ardından gelen beyaz cüce evresiyle büzülme hali, bu genel isyan ruhunun net bir mecazı olabilir bence.
Bu yükselişin kimi zaman önünü kesen (Çekoslavakya Macaristan’da SSCB) kimi zaman görmezden gelen, kimi zaman gereken desteği vermeyen (Fransız Komünist Partisi vb) ortodoks komünistler ise, kendi ışığını dahi yutacak bir kütle çekimiyle içe çöken kara deliklere dönüştüler zamanla.
Umutların yitirilişi, devrim olanaklarının tükenişi, Avrupa’da özellikle işçi sınıfı gençliği ve varoşlarda yeni akımlara yol açtı. Bu akımlar politik vurgusu düşük, sistemden çok bizatihi hayatı olumsuzlayan, Nihilist ve Punk öğelerle bezenmiş, dar ve içe dönük akımlardı. Punk, verili her şeyi, hatta kendini bile yadsıyan estetiği, basitliği, kolaj duygusu, anarko-nihilist söylemi ve tekdüze müzikal ifadesiyle, Avrupa’da belki hiçbir akımın yükselmediği hızla kendini var etti ve aynı hızla kapitalizm tarafından massedildi. Punk’ın karanlık varoluşuyla sosyal alandan çekilmesi, modernizm ve toplumsallık eleştirisi, bilgisayar teknolojilerinin yükselişi de siberuzay ve siberpunkın ortaya çıkmasına vesile oldu. Punk’ın latex giysileri, rengarek ve ilginç biçimli saç kesimleri, bedensel uzantı gibi kullandıkları çöp ve metal nesneler, her şeye yabancı halleri, başka bir varoluş biçimi olarak siberpunk edebiyatında ve siberuzayda yeniden doğdu. Punk ve Postmodernizm mutasyona uğrayarak Siborg’u doğurmuşlardı.

Gerçi haksızlık etmemek gerekiyor. Punk, siberpunk dışında kendini dönüştürerek başka alanlarda da ifade etti. İngiltere’deki Reclaim the Streets hareketi, Hakim Bey’in Ontolojik Anarşizmi, T.A.Z (Temporary Autonomous Zone) perspektifi, toplumcu, görece aydınlık yüzüyle postsiberpunk edebiyatı punk mirasından nasiplendiler. Kripto Marksist McKenzie Wark ise Hacker Manifestosu’yla bu akımın en tutarlı söylemini koydu ortaya.
Devrim düşünün ertesinde Yapısalcıların da bir miktar katkısıyla sahneyi Postmodernizm aldı. Postmodernizm, pragmatik Amerikan kapitalizminin ve ona ait sanat/kültür endüstrisinin yorgun ve kafası karışık Avrupa’yı istilası gibiydi. Mimari anlamda Amerika’da mayalanmış, felsefi olarak Avrupa’da hayat bulmuştu. Her ne kadar Modernizm eleştirisinden yola çıksa da, aslında modernist projenin karşıtı olmaktan çok içindeki paradigma kırılmalarından bir tanesiydi. Tabii ki bir düzlemde monist, evrenselci, aklı kutsayan teoriler, ekonomizm ve ilerlemeci tarih anlayışı eleştirisinde dip akıntısı formundaki gerilimleri de ifade ediyordu. Tarihi ve insanı kucaklayan, gerçek özgürleştirici büyük anlatıların sona erdiğini, bunun yerine parçalı ve meta öğretilerin açıklama seviyelerinde gerçekliğin flu izlerini aramak gerektiği büyük bir heyecanla dile getiriliyordu. Hakikat ve gerçek gittikçe sisleniyor, gerçeği temsil eden, simgeler, yansımalar, ideolojiler yerine ‘kendi kendinin gerçekliği’ olan ve kendinden başka hiçbir şeyi açıklamayan Simülasyon sahneyi alıyordu. Her şey kurgu, kolaj ve oyuna doğru evrilirken, birey için otantik yaşam ve özgürleşme olanakları tükeniyordu. Bilim ve teknoloji artık kutsanacak tek olguydu. Bu iki kavram bize, büyük anlatıların geçiciliği ve değişebilirliğinin altın anahtarlarını sunuyorlardı. Gerçek ve baki kalan ne olabilirdi ki? Dil kapanı dışında bir hakikat alanı zaten olamazdı, tüm sosyal bilimler dilsel ilişkilerin alanında kodlanmaya başlamış, özne kaybolmuş, üretim ve sınıf ilişkilerinin dilin örgütlenmesine ilişkileri pas geçilmiş, birçok entelektüel kafa karışıklığı içinde yüzeyi çoktan kaybetmiş, bu yüzden de suyun altında nefessiz kalmışlardı. Şirazesini en çok yitirdiğini düşündüğüm Jacques Lacan ise, ‘kadın yoktur’, ‘cinsellik yoktur ‘gibi çıkarımlarla metapsikolojinin labirentlerinde anlaşılmaz taklalar atmıştır. Bu önermelerin parlak ispatları etkileyici olsa da, önemli olan ışığın dalga boyu değil işlevi diyerek bu kısmı geçiyorum. Ama yine de Lacan’ı küçümsediğimden değil, büyütmediğimden notunu düşmem gerek buraya.
Salt Lacan’a haksızlık etmemek gerek, Jacques Derrida Dil koridorlarında kaybolurken, Jean Baudrillard simülasyon sistemlerinde varoluşun ölümünü ilan etmiştir.

Ruh sağlığı uzmanının artık sonuçları semptomları olarak okuması ve kodlaması, süreçleri de pop söylemle biyo-psiko-sosyal olarak ifade etmesinin zemini biraz da burada yatar. Dile evrenine ya da kapanına hapsolmuşsak geriye biyolojiden başka bir şey kalmıyor. Çok kurcalarsak onun da kalmayacağı aşikar.
Zamanla Postmoderizm diğer büyük anlatıların sona erdiğini ilan eden bir anlatıya dönüşmüştür kabaca. Yani o da, aslında kendi meta anlatısını en doğru olarak vazeden yalancı bir peygambere dönüşmüştür.
Yine de sanayi sonrası toplumların haletini açıklama iddiasıyla zerk edilen bu öğreti, Guy Debord’un Gösteri Toplumu, Baudrillard’ın ise Tüketim Toplumu olarak adlandırdığı kültürel coğrafyayı anlamlandırmamıza katkıda bulunmuştur.

HUZURSUZ ÖLÜLER
Biraz dalmış ve saçılmış olsak da yüzeyi kaybetmemek adına Ütopya ve yukarıdaki şekle geri dönelim. Zira hala bazı tanımlara ve açılımlara ihtiyacımız var. Şemadaki kavramları bu bağlamda açmaya başlayalım.
Dil açısından bu evrene baktığımızda ister Altın Çağ’dan, ister Yitik Cennet’ten, ister İdeal Toplum’dan, ister kara Distopyalardan, isterse Vaat Edilmiş Topraklardan bahsetsin tüm kurgular Dil ve yazı aracılığıyla şekillenir. İnsanın dil aracılığıyla aktarmaya çalıştığı, bilinçli ve bilinçdışı düşünceler ve simgeler bu evreni şekillendirir. Dille düşündüğümüzden mütevellit Ludwig Wittgenstein’in deyişiyle; Dilin sınırları dünyanın sınırlarını imler. Mantıksız olan hiçbir şeyi düşünemeyiz, çünkü o zaman mantıksız düşünmemiz gerekir ve düşünülebilir olan, aynı zamanda olanaklıdır da.
Sıklıkla Ütopyalar ve BK evrenlerde hali hazırda var olmayan yeni bir dil kurma girişimleri en azından neolojizmle karşılaşırız. Tolkien’in yarattığı Elf dilinden, Matrix kelimesine kadar bunların izlerini sürmek mümkündür. Burada tuhaf bir paradoks vardır. Metini kuranlar, ruhsal bir yaratı olarak hem tahayyüllerinde bir toplum yaratmakta hem onların dillerini kodlamaktayken, hem de bir dilin içine doğmuş olmaları hasebiyle dilsel denetim altına almak istedikleri tasavvurun eksikli yarığına düşerler.

Zaman açısından bakarsak, ütopik tasarım ya geçmişte (Altın Çağ, kayıp uygarlıklar, yitik cennetler) ya da gelecekte (ütopya ve distopya )konumlanırlar. Aslında bu tasarımlar Şimdi’nin içinde kurgulanırlar ve yazar geçmişle geleceği düşleme aralığına yerleşir. Bu metinlerin sıklıkla gerçekdışı, çocuksu ve saçma olarak algılanması, şizofreni olarak adlandırılan insanlık durumunu anıştırır. Simgelerle yüklü, parçalanmış bir dil, kendinden başka bir hakikati ne kadar imlediğini bilmediğimiz, şimdiye hapsolmuş geçmiş ve gelecekle süreklilik ve tutarlılık arz eden ilintileri en azından bizim anlayamadığımız biçimde deforme olmuş bir varoluş biçimi olarak şizofreniye gönderme yapar gibidir.

İnsan türünün tarihselliği ekseninde yorumlarsak, ütopyanın şimdiden kalkarak geçmişi ve geleceği kurgulama derdi, temel varoluş sorularının bir mecazıdır. Kısaca nereden geldik ve nereye gidiyoruz sorularına yanıt aranıyor da diyebiliriz. Hayal kuranın (yazarın) düşlediği bir geçmişle, düşlenen geleceğin arasındaki, şimdi ve burada’nın ontolojisi de diyebiliriz. Bu eserlerde ya kökensel arayışla varoluşun geçmişteki beşiği aranır ya da yapılandırılmış ve belirsizlikten azat edilmiş bir gelecek tasviri dile getirilir.
Ya da Slavoj Zizek’in belirttiği üzere, toplumsal ve simgesel şebekeden kendimizi çekip çıkartmamızı, onunla aramıza mesafe koymamızı sağlayan bir gerçeklik kalıntısına işaret eder.
Düş ve rüya eksenlerindeyse, zaman ve simgeselleştirmeden söz edebiliriz. Bir düşleme edimi olarak ütopya kurgusu, rüya, hayal ve imge aracılığıyla ya soluklanma alanı yaratır ya da ufkumuzu boğar. Hayal kurmak varoluşun içinden geçip kırılan bir edim olarak gerçeği başka bir perspektiften kavrayıp anlamlandırmanın yolunu açar. Eğer bu muhayyile fiiliyata, eyleme dönük üretimde bulunursa iş göreceği gibi, sadece arzu fantezilerine evrilip, fiili boşa düşürürse daha fazla hayal üretimini ve özgürlük imkanlarını kesen bir imge halini alır. Bu durumda rüya simgeselliğinin yaratıcılığı ve olanakları, muhayyilenin fiiliyatla ilişkisi üzerinden üretime dönüşürken, imgeler kendi gerçekliklerinden öte bir şeyi imlemeyen simülasyonlara dönüşürler.

Beden açısından konuyu değerlendirdiğimizde nihayet Freud’la irtibat ederiz. Siborg varoluşu ve siberuzaya bağlantımızın bilinçdışı dayanaklarından bir kısmını bu alandan devşirebiliriz.

I’M A CYBORG BUT THAT’S OK!
Bunun için Siborg varoluşunu biraz açalım. Siborg, Makine- İnsan diyebileceğiz, Cybernetic Organism teriminden türetilmiştir. Manfred Clynes’e izafe edilen bu terim kendi kendini düzenleyen makine-insan varoluşunu dile getirir. Sistemler Teorisi ve Kaos Teorisi ekseninde kendi kendini düzenleyen yapılardan dem vuran Şili’li biyologlar Maturane ve Varela’nın Otopoetik sistemlerine benzer.
Makine-İnsan Siborg belirli bir beden kipindeki insan varoluşunun sonudur.Cyberpunk evrende makine kısmı dahi yoktur, sadece siberağ üzerindeki bir veri varoluşudur. İnsan bedenine yönelik tehdit ve tahakkümlerden (AİDS, bulaşıcı hastalıklar, özgür seks, doğum kontrolü, ekolojik kriz, nükleer tehdit, kanser ve toplamda ölüm) kurtulmanın aracıdır. Siborg cinsiyet ötesidir, transseksüeldir. Doğal ve biyolojik olana karşı elektronik bir chip mimarisidir. Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin o güne dek sadece teorik bir metafor işlevi görmüş olan Arzu Makinesinin ta kendisidir. Yerçekiminden, organik gerilimlerden ve zamandan kurtuluşun reçetesidir. Bedensiz bir fallus mekanı, arzunun saf halidir. Siborg insan ve teknoloji arasındaki sınırın belirsizleştiği, teknolojik hilkat garibelerinin vücut bulduğu, yaşam ve ölüm kavramlarının iç içe girdiği, Eros ve Thanatos’un beceriyle birleşip nihayet tek vücut olduğu organizmadır. Siborg Manifestosu’nun yazarı olan feminist filozof Donna Haraway’e göre, siborg imgesi kutsal şeylere dil uzatmanın bir aracı, bilim kurguyla toplumsal gerçeklik arasındaki sınırı göz yanılsaması kılan bir varoluştur. Organik aile modeline bağlı bir topluluk hayali yoktur, organik üremeye de ihtiyacı yoktur.
Kan damarları yerine veri yolları, gerçek yerine simülasyon, doğal olan yerine inşa olan, sosyal olan yerine de bireysel olarak var olmayan geçmiştir.

Peki siborg nereye, hangi mekana yerleşir? Siborg tekno-aygıt boyutuna, bilim kurgu evrenin dünyasına ya da bedenin sadece görsel bir veri olduğu siberuzaya adreslenir. Siberpunk edebiyatında siborg varoluşu da aşılır ve beden evreni sadece bir veri yolu haline gelir. Matrix bizi kuşatır ve biz halüsinasyonun bedensiz parçasına dönüşürüz.
Punk’ın ortadan kayboluşuyla bağlantılı olarak postmodern söylemlerin kaçınılmaz takipçisi olan Siberpunk terimi, ilk kez Bruce Bethke tarafından telaffuz edilmiştir. Kahramanı Topo olan bir çizgi romanın ismidir. Siberuzay ve Matrix kavramları ise William Gibson’a aittir. Bruce Sterling ise punk ve siborg arasındaki bağlantılar üzerinden yazmıştır.
Siberpunk dünyası kapitalist tröstlerin her şeye hükmettiği, orta sınıfların olmadığı, insanların ya zengin ya yoksul olduğu, bireyciliğin had safhada olduğu, teknolojinin fetiş haline geldiği, çöküşün eşiğindeki karanlık ve kaotik toplumlardır. İnsanlar burada Siborglara dönüşmüşlerdir. Bazen bilgisayar konsollarından Matrix evrenlere girerler ve o anda siborg bedenlerini de sanallaştırırlar. Zaten beden sıklıkla et olarak aşağılanır.
Siborgları sinemada The Terminator olarak, Robocop olarak, Matrix filminde Neo ve diğer karakterler olarak görebiliriz. Ancak gerek siborg varoluşunun işlendiği gerekse siberpunk dünyanın kara film tadındaki ilk görselliğini, Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? isimli Philip K. Dick öyküsünden yola çıkılarak çekilen Blade Runner filminde görürüz. Bu öykünün ismi siborg varoluşuna kafa yormaya davet eden en güzel metaforlardan birisidir. Filmde, bir siborg olan replikant Nexus 6, yaratıcısı olan Tyrell Şirketi’nin sahibinin peşine düşer. Söz konusu replikant varoluşçu öğelerle bezenmiştir ve tasarımının sınırlarını aşarak, hafıza, kişisel tarih, yaratılışının anlamı gibi sorunlara kafa yormaya başlamıştır.
Gibson’a göre milyonlarca kullanıcının ortak halüsinasyonu olan siberuzay metaforik bir alandır. Aslında siberuzay sanal bir ağ ortamına yerleşen ilişkisel alanı ve data mimarisini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu alan kullanıcıların toplamından fazla bir şey olup, interaktif biçimde yapılanan varoluşun ara yüzeyidir. Siberuzay ve siborg varoluşu bedene değil ama hazza vurgu yapan erotizmle yüklüdür. Siberuzaya girmek için bedene sokulan erkek jaklar ve haz mekanı olarak dişileştirilmiş, en azından cinsel kimliği kırılmış bir mekan olarak arayüzey (siberalan) vardır. The Matrix, Johnny Mnemonic filmlerinde ya da Neuromancer kitabında kahramanlarımızın siberuzaya girişi hep bu tarz jaklı bağlantı aracılığıyla olur. Ağa girmek erotik seviyede yaşamsal, uyarıcı ve heyecan verici bir deneyimdir. Bir açıdan Siberuzay psiko-coğrafik bir dönüşüm mekanıdır.
Nitekim Matrix kelimesinin kökeni Latince Mater’den (ana/rahim) gelir. Hatta biraz zorlarsak Donald Winnicott’un Ben ile Ben Olmayan arasındaki konumu gibi, adeta bir Geçiş Nesnesidir bu mekan. Dikkatli baktığımızda psikolojik manasından öte literal (düz-kelime) anlamıyla da geçiş nesnesidir Siberuzay. Biyo-politika açısından bakarsak , bedenin var olmadan yurtlandırılmasıdır.
James Graham Ballard’ın eserlerinde de teknofetişist-erotik izlekler yer alır, mekanlar dahi insan hissedişine göre biçim değiştirebilen biyoplastik mekanlardır.
Guy Debord’a göre, zaten modern söylencenin oluşturduğu beden, hiç de ruhtan daha maddi değildir. Beden sadece ruh gibi bir fikir, töz niteliği verilmiş ayrıcalıklı bir kopyadır.
Siborg varoluşunu çok uçuk ve uzak buluyorsak, beden sosyolojisinin ve onun siberalemle ilişkili izlerini günümüz dünyasında da sürebiliriz.
Kişisel tarihimiz, biyolojik varlığımız olmaksızın diğerleriyle ilişki kurduğumuz bir mekan olarak İnternet temel siberuzayımızdır. İnternet kimliğimiz sadece söylemlerle inşa olur. Beden bu alanda fiziksel olarak var olmaz, sadece görüntüsü olabilir. Bu network üzerinde sanal cemaatler kurar, sahte sosyalizasyon alanları inşa ederiz.
Bu alanlardan, gerçeklikteki temaslarda çabucak yıkılıverecek ilişkiler de çıkarabiliriz. Bilişim suçlarının tariflenemediği bir ortamda istediğimiz fikir ve küfürleri çöp olarak ortaya saçabiliriz. Ekranda gördüğümüz mesajlarla gerçekmiş gibi duygular yaşar, yazılana ve yazara kızabilir ya da bundan keyif alabiliriz. MSN dili denilen yeni diller kurar, yazıların sonuna sembolik duygu ifadeleri ekleyebiliriz. Toplumsal ve gerçek hiyerarşi içindeki yerimizi terk eder, hiyerarşik açıdan daha serbest bir ortamda, Süperego’yu geçici olarak iptal edip, istediğimiz yaş, cinsiyet ve karaktere bürünebiliriz. Adımız yerine nickname, kişiliğimiz yerine de avatar kullanabiliriz. Zedeleme ve zedelenmeye dair kaygı taşımaksızın ilişkilere kolayca girer ve çıkarız. Birden fazla tarayıcı penceresi kullanarak, tek oturumda aynı anda, birçok yerde ve başka kimliklerle var olabiliriz. Bu çokluk-yokluk durumunda, siberuzay- internet alter egolarımızın ifadesi için sahte bir cennete dönüşebilir. Beden geçici olarak terk edilir ama bedensel hazlar hep gündemdir. Porno, web cam üzerinden cinsel tatmin arayışları bu görüngülerden bazılarıdır. Forumlarda rütbe alırız, Facebook hesabımızdaki arkadaş sayımız statümüz olur. Bazı açılardan da verili sistemi deşifre eden, ifşa eden, yapı söken ya da Hacker sıfatıyla darbe indiren sibergerilla olabiliriz ayrıca.

İnternetin dışına çıkarsak, ölüm ve yaşlılığı hayatımızdan sürülüp çıkarılması gereken bir problem ya da tedavi edilmesi gereken sağlık ideolojisi de siborg varoluşu ve siberuzayla ilintilendirilebilir.
Genom Projesi, genetik modifikasyonlar, plastik cerrahi, anti-aging ve botoks tapınağı, bedenin, dolayısıyla yaşamın bir boyutuna savaş açmış gibidir. Bir yandan hızla erişilmesi gerektiği vaat edilen beden hazları diğer yanda ise o haz olanaklarını sonsuza dek geliştirmeyi hedefleyen tıbbi uygulamalar. Ürünü değil de arzuyu satan propagandanın etkisiyle yarılmış bu insan hali, aslında sadece daha da törpüleyici ve bunaltıcı varoluş sunar. Bunun sonucu olarak ruhsallık arayışı, metalaştıran kuşatmayı kırma girişimi ya mikro cemaatleşmede, New Age öğretilerinde, guru peşinde ya da sanal cennette aranır.
Ha keza güvenlik teknolojilerinde biyometrik uygulamalar, parmak izi, iris kayıtları, yürüme biçiminin modellemeleri bizi hem kodlayan hem kuşatan etmenlere dönüşür.
Siborg varoluşunun uzak ufkuyla, yukarıda saydığımız hali hazırdaki durumun arasına ayrıca bir felsefe akımı da yerleşir.
Hümanizmin ait, ancak tarih bilgisayarının çöp kutuna gönderilmiş önermelerinin bir kısmı karşımıza geri dönüşmüş Transhümanizm felsefesi olarak çıkar. Endüstriyel teknoloji tapınması olan teknik yönelimli Futurizmden farklı olarak, Transhümanizm, hümanist ideallerin bir kısmına da sahip çıkan bütünsel bir bakış ortaya koyar.
Transhümanizm, hümanizmle aynı evrensel ve ahlaki savlara (eşitlik, özgürlük, adalet) sahip olmasına rağmen, iş gövdeye gelince teknoloji aracılığı ile hayatı daha uzun ve nitelikli kılmayı savunur.
Günümüz tıbbında hali hazırda yapay organlar, implantlar, kimi nanoteknoloik veri sondaları zaten kullanılmakta ya da denemektedir. Klon teknolojisi ve kriyobiyoloji yoluyla yaşamı uzatma çalışmaları ise muamma halinde devam etmektedir.

Robotik bilimci Hans Moravec, Yapay Zeka uzmanı Marvin Minsky, Nanoteknolojinin kurucularından Erik Drexler farklı vurgularla olsa da Transhümanist felsefenin öncüleridir.

Transhümanistlere göre; insanın doğal yapısı ile güçsüz ve kırılgandır. Doğadaki diğer türlerden daha dayanaksız ve yetersizdir.. İnsan bu açığı aklın ürettiği teknolojiyle lehine çevirmiştir. Robotik, nanoteknoloji ve genetik çalışmaların kesişim noktasında, verili problemlere çözüm ararken artık insanötesi bir varoluş noktasına evrilmemiz kaçınılmaz ve gereklidir. İnsan verili bedensel gerçekliğine rıza göstermek durumunda değildir, zira bunu aşacak teknoloji günden güne üretilmektedir. Öyle ki, daha ileri aşamalarda nörobiyolojik tabanlı zihnin yedeklemesi, organik sınırlamalardan kurtulma, biyometrik modifikasyonlardan (kızılötesi görüş imkanı, dil modülleri yerleştirme, dayanıklı organlarla yaşam sürelerini uzatma) bahsedilmektedir.
Zihnin yedeklerinin alınıp kopyalanması yoluyla, beden ölse dahi bilinci ölümsüz kılmaya arayışı vardır. Zira siz ölseniz bile, yedeğiniz sürekli yüklenebilir ve yaşama tekrar geri dönersiniz. Hatta sanal dünyalara bağlanmış zihinlerin, teklikten ve bedenden kurtulup ağ üzerinde bir ortak bene, tek vucut haline gelmiş kolektif insan varoluşuna evrilmesinden dem vurulur. Nihayet insanlık ailesi düşü gerçekleşecektir.
İnsan sonrası olan bu tekno-formun formun ontolojik niteliği ne olacak sorusu dışarıda bırakılırsa, bu anlayışın ahlaki açıdan da tartışılan boyutları vardır.

Tıpkı siberuzay varoluşunun internet mesafesinde gizlenmesi gibi, Transhümanist felsefeye bağlı siborg tasarımları da öyle çok uzak ütopyalar değildir. Stelarc olarak tanınan performans sanatçısı Stelios Arkadiou, sözkonusu modifikasyonları hem sanatının hem bedeninin parçası kılmaktadır.
Daha yıkıcı bir argüman ise yazar ve şair Antonin Artaud’dan gelir. ‘İnsan hasta, yapılışında arıza var çünkü. İsterseniz beni zincire vurun beni, ama bu organdan daha lüzumsuz şey yoktur. Organsız bir beden hazırladığınızda, bağımsız işleyen parçalarından kurtarıp hakiki özgürlüğü kazandırmış olacaksınız ona, tersine dönüş asıl mekanı olacak onun’ der Artaud.
Bir başka ifadesiyle de: ‘Artık hiçbir zaman Beni unutamayacağınız, bir yeni beden.’

Böylece dil, düş, zaman kavramlarından sonra bedenle ilgili uzun kısıma son noktayı koyabiliriz. Freud, Eros ve Thanatos’tan söz eder. Ölüm içgüdüsü bizi tüm içsel gerilimlerden kurtarıp, organik olmayan bir varlığa dönüştürme hedefiyle hareket etmektedir. Buna karşılık, varlığın devamlılığını güdüleyen Eros, Thanatos’un bu yıkıcı eğilimini yaşam lehine, ama agresyonu dışa yatırarak dengeler. Bu duruma Siborg tasarımı açısından bakarsak belirli bir tip insan varoluşunu sona erdirerek Eros ve Thanatos’u aynı potada eritir. Bize hem sonsuzluğu ve hazzı hem de organik varoluşun gerilimlerinden kurtulma olanağını sunar. Böylece kendini yok ederek yaşamını sürdürme paradoksunu çözmeye aday görünür.

Melankoliyi kara yas olarak değerlendirirsek, intiharda çözülemeyen sorun Siborg varoluşunda çözülür. Kişi yaşar-ölü ya da ölü-yaşar durumuna erişmiştir artık.

Yine Freud’la devam edersek önümüze başka bir paradoks çıkar. Zira Freud’a göre, benlikle ilgili tüm deneyimler, güdüden kaynaklanır ve yine onunla sınırlanır. Yani beden yoksa, deneyim ve benlik tasarımları da yoktur. Bu paradoksun çözümü şöyle olabilir: İçgüdü doyumu ararken, dürtü hazzı arar. Nesnesi belli olmayan, her şeyi nesneleştirebilen dürtü içgüdüyü işgal ederse kendisini her şekilde ortaya koyabilir. Bu anlamda dürtünün sadece kendi sürekliliğini hedeflemesi gibi, kendi kendinin gerçekliği olan beden simülasyonu olarak Siborg varoluşu da arzu edilebilir. Freud’a göre yaşamın amacını belirleyen şey haz ilkesidir. Bu ilke en baştan itibaren ruhsal aygıtın işleyişine egemen olur. (Freud’un Newton mekaniğinden alınma bu dili dahi, içimize baştan bir siborg mu yerleştiriyor acaba diye düşündürdü bana. Ruhsal Aygıt, savunma mekanizmaları, enerji vb.)
Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları ‘ndan devam edersek; Ancak evrenin bütün düzenlemeleri bu ilkeyle çelişir. Haz bir an için doyurulur ve sonra kaybolur. Dolayısıyla mutluluk imkanlarımız zaten kısıtlıdır. Mutsuzluğu yaşamak daha kolaydır. Üç yönden acıyla tehdit ediliyoruz, çözülüp çürümeye mahkum olan bedenimiz, dış dünya ve başkalarıyla olan ilişkilerimiz. Bu ihtimallerin baskısıyla insanlar mutluluk beklentilerini daha aşağıya çeker, acıdan kaçınma işine odaklanarak haz edinme işlevini arka plana atar. Bu durumda siborg varoluşu hem ruhsal/fiziksel acıdan kaçınmayı hem de hazzı yaşamayı aynı anda sunarak, bu temel paradoksu da açığa düşürebilir.
Gerçi uygarlık doğal bir yabancılaşma paradoksu üretir. Birey istekler ve gerekler arasında mecburen bölünmüş, uygarlık ailesine katılması için çoktan ütülenmiş ve sınırlanmıştır. Kapitalizm ise arzuyu sürekli didikleyerek hem yabancılaşmanın ama hem de direnişin imkanlarını yaratır.
Şemamızdan geriye Melankoli ve Varoluş eksenleri kalıyor. Martin Heidegger’e göre Varlık; varlığın anlamını soran varlığın kendisidir. Diğer türlerden farklı olarak insan sadece var olmayıp, varoluşuna dair bir kavrayışa da sahip olduğu için, anlamı sorunsallaştırmak insanın işidir. Jean Paul Sartre anlamı ve varoluşu eylemde tanımlamaya daha yakınken, Heidegger ontoloji üzerine düşünür.

Frankfurt Okulu’nun kuramcılarından Herbert Marcuse’e göre, bireyin içinde özgürlüğün içgüdüsel bir kökü vardır ve bu içgüdüsel kök büyüyemezse yeni ve özgür bir toplum olanaklı değildir. Bu kökü özgürleştirmenin yolu, Marksizm ve Psikanaliz’in el ele tutuşmasından geçer.

Melankoliyi, Freud’un ifade ettiği şekliyle sona ermeyen, yıkıcı kara bir yas olarak değerlendirmiyorum. Melankoli insan varoluşunun kıymetli bir hammaddesi olarak düşünülebilir. Psişik varlığımıza içsel bir hal olarak melankolinin ‘ne’liğinden çok, sunduğu imkanlara bakmak daha işlevseldir. Melankoli iki zıt yöne doğru işleyebilecek özelliklere sahiptir. Kara yas anlamında tahrip edici boyutu varken varoluşun soluklanması, tefekkür, hayal etme imkanları açısından da dönüştürücü, onarıcı bir boyutu vardır. Bu anlamıyla melankoli hem yaşam hem ölümdür. Bunun idrakinde olan bir varlık olarak insanın trajedisi de, ütopyası da melankoli mekanında mayalanır. Kayıp duygumuz ya da eksikliğimiz hayaller vasıtasıyla sanata, özgürlükçü tasarıma evrilebilir. Muhayyile gücümüz, Fallus arayışı tanımına daraltılmaz. Daraltılırsa da işin sonu, birbirine gönderme yapan, gerçekliği kendinden menkul sistemlere mahkumiyetle biter.
Nitekim Fallus tanımı için şu şarkıyı mırıldanabiliriz: Onda, bunda, şundadır, şunda, bunda, ondadır. Mavi boncuk (fallus!) kimdeyse benim gönlüm ondadır.

EJDERHANIN GÖZÜNE BAKMAK
Şimdi uzun uzadıya yazdığımız meselenin özünü toparlarsak şöyle diyebiliriz. İnsan bölünmüş ve eksik doğmuş, sonradan da kendinin varlığını ve ölümlülüğünü idrak etmiş, arzusuna nesne arayan bir varlıktır. Onun özünü melankolik kılan bu durumu şifa etmek, dönüştürmek için dili, düşlemi, zamanı, coğrafyayı kullanarak, varoluşunun fiziki mekanı olan bedenini ütopyalarda konumlandırır. Bu salt şifa değil aynı zamanda bir anlam ya da bir çıkış yaratma kapasitesine işaret eder.

Bu meyanda bedenin yükünden kurtulmuş siberpunk evreni ve siborg varoluşu da, bu arayışın temsillerinden öte bir şey değildir.
Ancak teknoloji ve imge fetişizmiyle, tüketim toplumunda bir motif olmaya indirgenmiş çaresizlikten mütevellit öznenin yokluğu bayrağını göndere çekmek yerine, tahayyül etmek ve eylemek olanaklarını değerlendirebiliriz.
Ernst Bloch’a göre; gece düşleri (rüya) yorumlanır. Oysa gündüz düşleri yaşamı yeniden yaratma şansı verdiği için sadece işlenir. Burada işlenmekten kasıt praksistir, eylemektir. Umut İlkesi’nin özü olduğunu varsaydığım bu ifadeyi sıklıkla anımsamak gerekiyor.

Ütopya siyasi kuramlar alanda ideoloji biçiminde tecelli edebilir. Louis Althusser’e göre ideoloji, bireyin içinde yaşadığı gerçek varoluş koşullarıyla arasındaki hayali ilişkiler bütününü temsil eder.
Özünde ideoloji, hayali ya da gerçek, insanın kendi dünyasıyla ilişkilerinin ifadesidir. Eğer melankoli ve arzu üzerinden, bu varoluş koşullarına müdahale edebilecek yeni hayaller kurabilir, yeni ütopyalar derleyebilirsek, insan ruhsallığını biyolojik psikiyatri paradigmasına hapsetmeye çalışan faşist tahayyülden sıyırabiliriz.
Ortega y Gasset’in Benliğe Dalma adını verdiği, aktif süreç de melankoliyle ilintilendirilebilir. Ütopya gibi fikirler de aslen mekansızdır. Ütopya da fikirlerde ancak kafamızın içinde barınırlar. Aşağıdaki satırlar bu bağlantının ipuçlarını verebilir.

….Çünkü insanın yazgısı her şeyden önce eylemdir. Düşünmek için yaşıyor değiliz, tersine düşünmemiz yaşamayı başarabilmek içindir. Eğer çevresini değiştirme yeteneği varsa, insan kendi benliğine dönüp içinde bulunduğu dünya ve o dünyayla ilişkisi üstüne fikirler oluşturmuş, ortamı ve koşulları alt etmek için tasarılar yapmış, özetle kendisine bir iç dünya yaratmış olduğundandır. O, iç dünyasından çıkar ve dış dünyaya döner. Ancak artık başka bir kişi olarak dönmektedir, daha önce sahip olmadığı bir kendi kendisiyle, nesnelerin boyunduruğuna girmek için değil, o dış dünyada kendi fikirlerini gerçekleştirmek, yaşadığı gezegeni kendi benliğinin tercihleri doğrultusunda biçimlendirmek için. Dünyaya bu dönüşünde kendi benliğini yitirmek şöyle dursun, kendi kendisini ötekine taşımaktadır, benliğini güçlü bir efendi olarak çevresindeki şeylere yansıtmakta, yani ötekinin-dünyanın- yavaş yavaş kendi benliğine dönüşmesini sağlamaktadır. İnsan evrendeki öbür varlıklardan farklı olarak, asla kesinlikle insan değildir. Tersine insan olmak demek, insan olmamak tehlikesine açık bulunmak demektir. Bu da özünde dram olmak demektir. Tehlike ve riziko durumlarında, ne olacağını bilmediğinde kaplan asla kaplanlığından çıkamazken, insan sürekli insanlığından çıkma rizikosu yaşar. İçimizden her birimiz, her an kendisi olmaktan çıkmak, biricik ve aktarılması olanaksız benliğini yitirmek tehlikesindedir. İnsanların çoğu, olmayı beklediği kendi kendisine durmadan ihanet eder aslına bakarsanız, kişisel bireyselliğimiz asla tümüyle gerçekleşmeyen bir kişi, heveslendirici bir ütopya, her birimizin gönlünün en derininde saklı tuttuğu gizli bir efsanedir. …
(Ortaga y Gasset / İnsan ve Herkes)

Cioran’da da başka bir veçhesiyle benzer bir söylem vardır. Bizler yaşama arzusu yüzünden hasta varlıklarızdır. Hayvan için yaşam her şeyken, insan için yaşam soru işaretidir. Cioran’ın ‘intihar etmekte her zaman çok geç kalınır’ diye bir cümlesi de var. Bu cümle üzerinde bir miktar düşünüldüğünde aslında bedeni ve yaşamı olumlayan bir ironiye, ince alaya sahiptir.
Fantastik kurmacalar, ejderhanın gözüne bakanın yalan söyleyemeyeceğini, bazen de hipnotize olarak taş kesileceğinden dem vururlar. Zira kadim dili konuşan bu varlıklar, her yalanı sezerler, bunun ötesinde kişiyi büyüleyebilirler. Ejderhanın gözüne bakmak, hakikate, kendi samimiyetine ve kalbine inanıp, korkmadan gözlerini evrene açabilmektir. İşte tam bu noktada, her şeyi göze alarak, bizi gözetleyen göze bakabilmek, ejderhanın gözüne bakabilmek, hem doğruyu dillendirebilmek hem de trajediyle yüzleşmek anlamında melankolinin ta kendisidir. Ejderhanın gözüne bakmak, büyüsü bozulmuş dünyayı yeniden büyülemektir. Ejderhanın büyüsünü yenebilmenin, onunla denk ilişki kurabilmenin tek yolu da, onun kadim lisanındaki gerçek ismini bilmekten geçer. Yani var olabilmek için doğru tanımları, araçları bulmak, yaratmak hiç değilse denemekten korkmamak gerekir.

Ernesto Sabato’dan bir alıntıyla yazımızı noktalayalım: … Kendisini yalnız sanan, yalnız olduğundan kesinlikle emin olan bir insanı izlemek korkunçtur. Halinde trajik, hatta kutsal ama aynı zamanda korkunç hüzünlü bir şey vardır. Her zaman maske takarak dolaşırız, taktığımız maskeler o anda oynadığımız rollere göre değişir. Ama yapayalnızken, kimsenin hiç kimsenin bizi görmediğini, denetlemediğini, dinlemediğini, bizden bir şeyler istemediğini, bize yalvarmadığını, saldırmadığını, yakınlaşmadığını sanarken hangi maskeyi takarız ki? Belki de yapayalnız insanın kutsallığı, o anda ilahi olanın önünde ya da kendi bilincinin önünde maskesiz olmasındandır. Yüzümüzün bu en uç noktadaki ve asıl çıplaklığı, çıplaklıkların en gerçeği, en korkuncudur, çünkü ruhumuz savunmasızdır.
Benimle evren arasındaki, benimle maskelerimin arasındaki boşluk mekanı olarak melankoli, ütopyamın, yani dışarıya uzanan geçici köprülerin, köprü kurma gayretlerinin ta kendisi diyebiliriz. Melankoli, iç ve dış arasına yerleşmiş, psikolojik bir diyalektikte varolan, yaşantısal ara alanın hammaddesi gibidir adeta.
Bir yönüyle psikoterapi faaliyeti de, ütopik arzulara, yitik cennetlere, kaotik cehennemlere bir giriş kapısı olan melankolik dönüşüm mekanıdır. Ama kendimizi bu inanca fazla kaptırmamakta fayda vardır. Psikoterapi de aslında simülasyon bir ilişkidir. Gerçek hayatta var olmayan bir ilişki formudur. Tüm kuramları ve yazınıyla o da kendi kendinin gerçekliğidir. Bu anlamıyla da ikincil melankoli ortaya çıkar. Psikoterapi de nihayetinde bir ütopyadır. Melankoli ise varlık hali.

Yazdıklarımın özeti için bir tablo önerebilirim. Gustave Dore’nin Don Quixote isimli tablosunda ütopya ve melankolinin belki de katıksız duygusu, tam ifadesi var. O görkemli haliyle La Mancha’lı üstad, bir meşale gibi parlıyor algısal evrenlerin pamuk ipliğine bağlı patikalarında.

MİNİ SÖZLÜK

BEYAZ CÜCE: Nükleer tepkime sonucu yakıtı tükenen 1 güneş kütlesi’ne sahip yıldızların ömrünün son hali. Hidrojeni yakarak bitiren bu tip yıldızlar, daha sonra helyum yakmaya başlarlar. Bu nükleer tepkime ta ki hiç bir nükleer reaksiyona girmeyen `demir `elementine kadar devam eder. Yıldız artmakta olan, içe doğru çökmeye zorlayan kütle çekimini, önce nova ya da süpernova püskürmesi ile dengelemeye çalışır, bu evreden sonra çökme tekrar başlar. Bu çökme Pauli Dışlama İlkesi’nde, Yoz Elektron Basıncı olarak adlandırılan seviyeye kadar devam eder. Kabaca yıldızın kütlesinde kalan tüm elektronlar yan yana dizilecek biçimde sıkışır ve bu noktada kütle çekim dengelenir, çökme durur. İşte yıldızın bu haline, beyaz cüce ya da elektron yıldızı adı verilir. Buradan alınacak bir çay kaşığı madde milyarlarca ton ağırlığındadır.

BİLİM KURGU: İlk kez 1929 yılında Modern Electrics isimli derginin editörü Hugo Gernsback tarafından telaffuz edilen kelime. Günümüz toplumlarının arzularını, çatışmalarını, ilişkilerini, gelecek olanaklarını, korkularını ve yapısını, Uzay yolculuğu, kolonizasyon, kozmik mitolojiler, dünya dışı yaşam formları, zamanda yolculuk, makineler, robotlar, kıyamet fantezileri, mutantlar ve benzeri bilimsel verilerin ya da öngörülerin ekseninde gelecek zaman kipinde tarifleyen edebiyat türüdür.

BİYOMETRİK: Temel fizyolojik ve biyolojik parametrelerin elektronik olarak ölçümlenmesi ve dizayn edilmesini teknoloji.

BİYOPOLİTİKA: Dar anlamıyla bedenin ve görüngülerinin tahakküm sistemi içinde ve hizmetinde kodlanarak, toplumsal/ kurumsal örgütlenmeler yoluyla işlev tanımlarının kurgulanması, kontrol edilmesi ve düzenlenmesi.

GOLEM: Musevi kabalistlerin söyleminde var olan bir tür insan biçimli yaratı. Haham Judah Loew ben Bezalel’in bu alandaki çalışmaları rivayetle karışık bugüne akmıştır. Prag’daki Yahudi gettolarının söyleminde, büyü ve simya karışımıyla yaratılan bu bilinçsiz varlığın yaşam bulması için alnına ilk harf olan Aleph’in (Elif) yazılması gerekiyordu. Kimilerine göre yazı başka bir terimden mütevellitti. Ayrıca, Gustav Meyrink’in bu isimde bir romanı da vardır. Çizgi roman dünyasında ise Golem, Dampyr’in maceralarında yine Prag’da ortaya çıkar.

1 GÜNEŞ KÜTLESİ: bizim güneşimizin kütlesinin bir birim olarak alındığı yıldız kütle ölçüm değeri. Örneğin ‘Alpha Centauri yıldızı 3 güneş kütlesi büyüklüktedir’ demek, güneşimizin üç katı büyüklüktedir anlamına gelmektedir. Gözlenebilen uzaydaki tüm yıldız büyüklükleri güneş kütlesi üzerinden hesaplanır.

KOSMOS: Kainat ve içindeki ilişki ağının tümü.

MONOLİTİK: Yekpare, tek tip.

METAFOR: Mecaz.

NANOTEKNOLOJİ: Metrenin milyarda biri kadar küçük ölçeklerde entegre mühendislik çalışmaları yapan disiplin.

ONTOLOJİ: Varlığın ‘ne’liğine dair sorular ve cevaplar üreten varlıkbilimi.

PARADİGMA: Belirli bir dönemde, belirli ilişki kümelerinin yapısını açıklayan kavramsal çerçeve, teorik önermeler bütünü.

PSİKOTERAPİ: İki kişinin (bazen daha fazla) belirli bir coğrafyada yaptığı keşif yolculuğudur. Bu yolculukta fiziksel olarak iki kişi var gibi görünse de, kervanda, onlarca kişi, yükler, korkular ve geçmişin hayaletleri vardır. Yol üzerinde engebeli, sarp, kurak yerler, kimi zaman soluklanmak için sığınaklarda vardır. Danışan bir yönüyle terapistten daha iyi bildiği, ama belirli bir kısmına da yabancı olduğu bu coğrafyada yola çıkmayı isterken aynı zamanda yolculuğa direnmeyi de ister.

Terapist ise daha önce belki benzer yolculuklara çıkmış olmasına rağmen, her yolculuğun yeni bir rota, hazırlık ve özen istediğini hatırda tutar. Terapist için her coğrafya yenidir. Onun avantajı, insanın ruh iklimindeki işaretli noktalara dair farkındalığının görece daha fazla oluşudur. Bu farkındalık kuram ve deneyimlerle zenginleşse de, tek başına çok da ehemmiyet teşkil etmez.

PAULİ DIŞLAMA İLKESİ: Evrende iki nötronun ya da iki elektronun aynı anda, aynı yerde olmasını sınırlayan ilke.

PRAKSİS: Öznenin bizatihi eylemselliği.

ROBOTİK: Farklı alanlardan gelen bilimsel bilginin entegre ederek robot tasarımı ve teknolojisine dönüştürülmesiyle ilgilenen disiplin. Robotbilimi.

KAYNAKLAR
Anarşi ve Şizoanaliz / Rolando Perez
Fritjof Capra / Yaşamın Örgüsü
Jean Paul Sartre / Varlık ve Hiçlik
Hayali Diller / Marina Yaguello
Ursula K. Le Guin / Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar
Ludwig Wittgenstein / Tractatus : Logico Philosophicus
Hakim Bey / T.A.Z, Ontolojik Anarşi, Şiirsel Terörizm
Serol Teber / Politik Psikoloji Notları
Elektronik Eros / Claudia Springer
Matrix ve Felsefe / William Irwin
Neuromancer / William Gibson
Foucault Sarkacı / Umberto Eco
Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artoud
Gösteri Toplumu / Guy Debord
İnsan ve Herkes / Ortega y Gasset
Kahramanlar ve Mezarlar / Ernesto Sabato
Tüketim Toplumu / Jean Baudrillard
Siborg Manifestosu / Donna Haraway
Yamuk Bakmak / Slavoj Zizek
Büyük Kapatılma – Seçme Yazılar 3 / Michel Foucault
İktidarın Gözü – Seçme Yazılar 4 / Michel Foucault
Ütopya Denen Arzu / Frederic Jameson
Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? / Philip K. Dick
Bir Hacker Manifestosu / McKenzie Wark
Yüzeybilim Fragmanlar / Ulus Baker
Tanık ve Arşiv / Giorgio Agamben
Görünür Dünyanın Eşiği / Kaja Silverman
Tuhaf Hava: Sınırlar Çağında Kültür, Bilim, Teknoloji / Andrew Ross
Tarih Ve Tin / Joel Kovel
Kes, Yapıştır / Dick Hebdige
Gençlik ve Altkültürleri / Dick Hebdige
Siberuzayda Macera Dolu Yolculuk / Jos de

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s