FREUD’UN DÜŞÜ – JUNG’UN RÜYASI

Bu yazıda rüyanın niteliği, sembolizmi ve yorumlanması üzerine yer yer teorik ve bilimsel denkliği olan kavrayışlar yer yer de bilimsel bilme biçiminden gayrı bilme biçimlerinin ortaya attığı fikirler üzerine spekülatif doğaçlama yapmayı uygun buldum. Bu satırların yazarı olarak, rüya fenomeni konusunda bir netliğim olmadığı gibi böylesi bir netleşmenin hem mümkün olmadığını hem de tehlikeli olduğunu kabul ediyorum. Çünkü rüyalar ve yorumları hakkında kesinlik ifade ederek bir şeyler söylemek aynı zamanda söylemediklerimizi dışarıda bırakmak anlamına gelecektir. Aşağıdaki minik öykü, kısa yazıları okumayı tercih edenler için fikrimin özeti olduğu gibi, diğer maddeler de birlikte tefekkür edebilmek için önerilmiş varsayımlardır.

ZEN ve KISA HİKAYE KURGUSU
Zen anlayışında insanın topyekun ayması ve aydınlanması fikrine mesafeli yaklaşıldığı gibi pek tenezzül de edilmez. Zen düşüncesinde anlayışın kavrandığı ana denk düşen terim Satori’dir. Çileci dünya görüşü yerine yaşamla mümkün mertebe dolaysız ilişki ve kahkahayı tercih eden Zen üstadlarının, mürit olarak değerlendirilmeyen öğrencilerinin ayması amacıyla kullandıkları en etkili yöntemlerden birisi de Koan’dır. Koanların en belirgin özelliğiyse aslında hiçbir şey öğretmemesidir. Daha doğrusu, Usta’nın, öğreteceği şeyin bilgisine değil de aracına sahip olduğunu öğretmesidir. Bu nedenle Usta öğrencisine bir Koan verdiğinde, bu Koan’la ne yapacağına ister 1 saat içinde ister ömrü boyunca öğrenci kendisi karar verir. Çünkü herkesin başka biçimde çalışan kendi farkındalık ve içgörü gailesi nedeniyle Koan’ların kat kat açılan anlamları vardır. Satori’ye ulaşmanın daha doğrusu Satori’yi yaşamanın en önemli araçlarından birisi olarak Koan’ı şöyle de tanımlayabiliriz. Koan kısa bir öykü ya da kelime olabilir. Anlamsız bir dış görünüşe sahip, kötü ambalajlanmış bir hediyeye benzetebiliriz Koan’ı. Koan’ların çözümü yoktur, daha doğrusu nesnel, rasyonel tek bir çözümü yoktur. Her Koan’ın cevabı onu çözene özgüdür ve birden fazla yanıtı olabilir. Bu yanıtlar hem doğru hem yanlış olabilirler ya da zaman içinde birbirine dönüşebilirler.
Bu açıdan Satori’ye ulaşmakla, Zen Koan’larının çözümü ya da Rüya Yorumları arasında bir paralellik kurarsak meseleyi bir fıkranın idraki gibi değerlendirebiliriz. Size bir fıkra anlatılır ve birden kahkahayı patlatırsınız. Buradaki işlem mantıksal bir analiz, teorik çerçeveye dayalı bir çıkarım değildir. Sizi güldüren sezgi ve çağrışımların bütünlüğü ve onun bireysel seviyedeki tezahürüdür. Fıkranın komikliğini ona gülmeyen birisine mantık yoluyla açıklamaya kalktığınızda tadı kaçar, fıkra olmaktan çıkar. Satori, işte o mizahı anlık kavrayışımız, o esnada gerçekleşen dil ötesi ayma halidir. Bu nedenle zen kuralsız bir kahkahadır. Kısa bir öykü için yaptığım bu uzun girizgahtan sonra Koan’ımı, öykü taslağı biçiminde kendime sorabilirim. Bu vargım, rüyaları kavrayışımın da özetidir.

GİRİŞ : Kediler için ZEN nedir?
GELİŞME: Gereği düşünüldü.
SONUÇ: Kediler için ZEN yoktur. Zira bizatihi kedi ZEN’dir.

HAYAL ALEMİNE GİDİŞ-DÖNÜŞ: DANTE’NİN CEHENNEMİ TADINDA RÜYA TASVİRLERİ

Bu kadarı yeterli deyip durabiliriz ama durmamayı seçip tefekküre dalarsak şunları düşünebiliriz. Çünkü rüya insanlık tarihinin en çetrefilli konularından birisidir. Ruh Sağlığı alanında çalışanlar açısından bakarsak, aslında, bilinç, ruh, rüya gibi insan psikolojisin temel alanlarında söyleyecek sözümüz hayli azdır.

1. Rüya gördüğümüzü nasıl biliyoruz?: Bazen kötü bir rüyadan uyanınca hani deriz ya, ‘oh be rüyaymış’ diye acaba rüya gördüğümüzü nasıl bilebiliriz. Rüya içinde uyanıklığa dair düşünmeyip, uyanıklık halinde rüya üzerine düşündüğümüz için olabilir mi acaba? Rüya, yaşattığı duyguların sahiciliği bakımından, ‘aynı gerçek gibiydi’ dediğimiz şeydir. Kim bilir belki de gerçek hayat aynı rüya gibidir, yaşattığı duyguların sahiciliği bakımından desek olmaz mı?

2. EEG, Elekromiyografi, Elektrookülografi yoluyla ölçümlenen R.E.M aktivitesi bizler uyku halindeyken, uyanıklık benzeri bazı süreçlerin yaşandığı hakkında bize bilgi vermektedir. Bilinç dışımızdaki (etrafımızdaki) uyaranlara karşı hassasiyetini azaltmakla birlikte, içimizde olup biten süreçlere karşı dikkatini artırmaktan başka bir şey yapmamış gibi görünmektedir. Yani içeride bir şeyler olduğu kesin görünüyor.

3. Rüya mutlaka bilinçdışına mı izafe edilmelidir? Düşlerin üretiminden sadece rüya dokumacısının sorumlu olduğunu olduğunu söyleyebilir miyiz? Zira bilincimizin tanımlayabildiği alanın dışında kalan her şey bilinçdışı ya da bilinçaltına ait olmayabilir. Rüya sadece diline ve düzenlenmesine aşina olmadığımız farklı bir bilinç hali de olabilir. Çünkü rüya halinde bilinç, hipnoz halinde bilinç, madde kullanımı halinde bilinç gibi, meditasyon halinde bilinç gibi farklı bilinç halleri de mümkündür. Bu durumda rüyayı salt bilinçdışına sürmek, arzu ve yasaklar arasındaki mücadelenin ürünü olan imzasız mektuplar gibi değerlendirmek kavrayışımızı sakatlayabilir.

4. Rüyanın içeriği, onunla kurduğumuz ilişki ve yorumu da türlü türlüdür. Acaba hangi rüyadan bahsediyoruz, kim bahsediyor, nasıl bahsediyor ve niye bahsediyor diye düşünebiliriz. Nitekim gündelik yaşamın neredeyse birebir iz düşümü olan rüyalarımız var. Çeşitli zamanlarda tekrarlanan neredeyse içeriği sabit rüyalarımız var. Hiçbir mana atfedemediğimiz ziyadesiyle sembollerle bezenmiş rüyalarımız var. Uyku-uyanıklık arası bir Araf’ta seyrettiğimiz, ne rüya ne gerçek diyebildiğimiz yaşantılarımız var. Kabuslarımız ve karabasanlarımız var. Şamanların gelecek görülerine benzer haberci, ilahi ya da kutsal diyebileceğimiz rüyalarımız var. Dahası Aborijinler gibi ‘Rüya Zamanında yaşıyoruz zaten’ diyebileceğimiz ilginçlikler var. Nasıl tek elden yorumlayacağız peki rüyaları? Bu durumda bir yorum metodunu özellikle ön plana çıkartmak diğer yaşantıları hadım etmek, dikkate almamak olmaz mı?

5. Mitolojide ve dinlerde rüyalara verilen tanımları, önemi ve yorumları nereye yerleştireceğiz? Rüyalar ve fanteziler (bunlarla ilintili baskılanmış ve çatışma yaratan materyal) mitolojileri ve dinleri yaratmıştır dediğimiz de meseleyi halletmiş olabilecek miyiz? Belki de gayet boğucu, aşırı akılcı ve ve ruhsal yaşantıları zorlayıcı bir dünyada, rüyaları sadece psikanalitik seviyeye indirgemek, aslında mitolojilere duyduğumuz ihtiyaç nedeniyle yeni bir rüya efsanesi (mitolojisi) üretmek olabilir mi? Hem de bilimsel sosu daha kıvamlı ve lezzetli olanından? Mitolojiler manayı tekrar üretirken, rüya yorumu belki de bilmememiz gereken anlamı deşifre ederek ruhsallığımızı daha da işgale açık kılıyor olabilir mi?

6. Mitoloji ve dinlerde de rüyalar bilinmeyene anlam veren, büyük çerçeveyi biraz olsun anlamamıza yardım eden, haber veren, uyaran ya da koruyan, özü itibarıyla kutsal içeriğe sahip süreçlerdir. Rüya içine yerleştiğimiz ruhsal evren ve yaşadığımız bağlam içinde anlam kazanır. Sıklıkla ölümle benzeştirilir ancak özünde gizemli bir meseledir. Tevrat’ta ve Kuran’da rüyanın bu niteliğiyle ilintili ifadeler de yer alır. Hz. Adem’in uykusunda yaratılan Havva’dan tutalım, Hz. Musa’nın firavunun rüyasını yorumlayışına, Yusuf’un yıldızlarla ve secdeyle sembolleşen rüyasından Uyku Tanrısı Morpheus’a kadar ilginç bir dünyayla karşı karşıya geliriz. Başkalarının rüyası, bizim sembolik gerçeğimize dönüşebilir pekala. O rüyalar için yaşar, iyi ve kötüyle ilişkimizi tanzim eder, ölür ve öldürürüz gerekirse. Rüya aynı zamanda bu ahlakı inşa edebiliyorsa, süperegonun katı, yasaklayıcı bölümü tarafından sansür edildiğini iddia ettiğimiz rüya içeriği söylemi bir paradoks olabilir mi? Yani daha örgütlü bazı rüyalar, bireysel rüyaların sansürlenmesine yol açabilir mi? Bu sahneyi politik dile tercüme edersek, bizatihi ideoloji bir rüya ve kazandığı (kazanma yanılgısında olan ) takdirde diğer rüyaları yasaklayan bir rüya olabilir mi? Misal Çin’de komünistlerin cezaevine tıkılması böyle bir rüya mıdır? Ya da materyalizm vurgusuna rağmen iktidarı ele geçirdikten sonra mitolojinin karikatürüne dönüşen bir Marksizm uzun süre insanların rüyalarına ambargo koymuş olabilir mi?

7. Rüyaları kimler yorumlayabilir? Bildiğimiz kadarıyla bu alanda kahinler, şamanlar, büyücüler, psikanalistler ve psikoterapistler var. Şaman bir rüyayı gerçeğin farklı katmanları içinde yolculuk ederek, kişinin içinde var olduğu sosyal bağlam ve mitolojik simgesellik içinde yorumlar. Ancak bunu basitçe bir çatışma olarak tanımlamaz. Sanki psikoterapistle benzer işi yapıyor gibi dursa da, şamanın yorum penceresi biraz daha esnek, biraz daha zengin ve biraz daha derinlikli gibi duruyor olabilir mi?

8. Görülen bir rüyada yer alanlar dışında başkaca bir açıklama olacağına dair bizi anlamlandırmaya iten nedir? Bilinemeyene karşı kaygımızdan dolayı, onu somutlama ihtiyacımız diyebilir miyiz? Bu durumda hali hazırda neredeyse hiçbir şeyi bilmediğimiz ideolojik-politik atmosfer niye bizde benzeri bir kaygı ve anlam arama faaliyetini tetiklemiyor? Rüyalar sadece öcülere karşı anlam ihtiyacını gidermekle mi mükellef?

9. Rüyaları, İnsan denilen türün bitmez tükenmez ruhsal zenginliğinden tecrit edip salt ruhsal gerçeklik ( psişik gerçeklik konteksi) seviyesinde açıklamaya girişmenin daraltıcı ve indirgemeci bir yönü yok mu? Bireyin psişik varoluşuyla İnsan türünün psişik varoluşu arasındaki sürekliliği nasıl açıklayacağız? Kendisi de masal olan tragedyalarla mı?

10. Rüya dilinin bazı evrensel motiflerini, Jung’un deyimiyle Kolektif Arketipleri nasıl açıklayacağız? Yoksa ‘Freud babamız kızar!’ diye, Jung’u zikretmeyecek miyiz? Nöropsikanalizden bahsederken Jung’u anmayacak mıyız? Kolektif Bilinçdışının evrimsel açıdan taşıyıcısı olma ihtimali olan RNA’yı nasıl değerlendireceğiz? Oysa Jung ve Freud arasındaki majör ayrımlardan birisi de bu Kolektif Bilinçdışıdır. Freud bilinçdışını bireye ait bir coğrafya olarak görürken Jung evrensel motifleri türün ruhsal coğrafyasına yerleştirmeye çalışmıştır. Freud ve Jung’u ele alış biçimimiz, inanmak istediğimiz rüyalar ve ideolojilerin dayatmalarıyla şekillenmiş olabilir mi? Jung, Freud’dan çok daha sakınımsız bir şekilde insan ruhsallığına dalar ve neredeyse şarlatanlıkla suçlanırken, Freud’un metafiziğini daha iyi kabul etmemizi sağlayacak herhangi bir şey var mıdır? Bilimsel verilere tekrar dönerek açıklamaya kalkarsak, nöropsikanalizde niye Jung zikredilmez? RNA konusunda yaptıkları çalışmayla 1989 yılında Nobel Ödülü kazanan Sydney Altman (biyolog) ve Thomas Cech (kimyager) bize Kolektif Bilinçdışıyla ilgili bir görü kazandırabilir mi? Acaba öğrenme yoluyla kazandıklarımız kuşaklararası aktarılıyor olabilir mi?

11. Rüya yorumlayıcıları olarak terapistlere döndüğümüzde sorularımız değişik şekilde sorulabilir. Ölüm bitmeyen bir uyku, rüya küçük bir ölümse, rüyaları açıklamayla ilgili teorik, sadık ve gayretkeş duruşlar terapistlerin ölüm kaygılarıyla ilintili olabilir mi?

12. Rüya dilini belli bir seviyede tercüme edebileceğimizi söylüyoruz. Acaba rüya terapistin rüya yorumu anlayışınca işgale uğramış, tahrif ediliyor olabilir mi tam da analiz ediyoruz derken? Sonuçta yorum esnasında araya giren kaçınılmaz bir dil, bilme, arzu, kaygı gibi birçok faktör var. Bu durumda insan ruhsallığının özel bir fenomeni, diyelim ki bir nesne olarak rüyaya her bakışımızda zaten yamuk farkındalıkla bakıyor olmayacak mıyız? Danışanın rüyasıyla, benim ona bakışım (yorumlayışım) arasında, arzu, kaygı ve dille sakatlanmış bir yamukluk olmayacak mı?

13. Rüyalar diyorum, acaba terapötik konumlanışımız ve teorilerimizi onun üzerine yansıttığımız, boca ettiğimiz boş bir fantezi yüzeyi olabilir mi mesela? Çünkü rüya sembolizminin gündelik dile tercümesinde tuhaf bir sakatlık var. Bildiğimiz üzere ortada iki dil varsa, çeviri sadece tek yönlü yapılmaz. Yani iki dili biliyorsanız (rüya sembolizmi ve onu açıklayan gündelik-teorik dil) kaçınılmaz olarak çift yönlü çeviri yapılabilir. İngilizce ve Türkçe bilen birisi her iki dili de bir diğerine tercüme edebilir, eksik ve hatalar olsa da. Biz hep rüya sembolizmi teori yoluyla kavradığımızı düşünerek sembollerin dilini tercüme ederiz, yorumlarız. Peki, neden gündelik ve teorik dili rüya sembolizmine hiçbir şekilde tercüme edemiyoruz? En azından ben bunu yapabileni görmedim. Diyebiliriz ki, eğer bilinçdışı dil gibi yapılanmışsa, rüya sembolizmi dediğimiz şey zaten gündelik dilin sembolik işlemden geçmiş halidir. Bu önerme ilk bakışta doğru gibi görünüyor, ama üzerine biraz düşününce o kadar da açıklayıcı olmadığı fark ediliyor. Çünkü biz bir bilme ve yorumlama teorisiyle o işlemi yapabildiğimiz iddiasına sahibiz. Bu dilin sembolik evrenine doğası gereği giren çocuğun ki kadar, basit değil. Birinde olan diğerinde yapılan bir işlem var. Birinin iddiası yok sadece olmuşluğu var, diğerinin ise tercüme edebilme iddiası. Rüyaları bizden farklı olanlara tanı koyduran ve çeşitli işlemleri meşrulaştıran da yine o uzman çerçevesi oluyor. Çerçeveleri azaltmayı göze alabilir miyiz acaba?

14. Bildiğimiz kadarıyla rüyaları dille yorumluyoruz. Bu durumda bu özel dili türeten zihinsel ve duygusal atmosferden bağımsız olmamız mümkün değil. Yani düşün anlamı onu hangi dilsel aletle (çerçeveyle) yorumladığımıza göre değişiyor. Oysa gündelik hayatta davranışlarımızı, bilime bakış açımızı, psikolojiyi, psikiyatriyi değerlendirişimizi ve o bilgilere dayanarak seans yapıyor ve tabii ki rüya da yorumluyoruz. Bence odada yaptıklarımız ciddi biçimde Newton Fiziği’nin sosyal alana tercümesiyle sakatlanmış durumdadır. Yani mekanistik bir evren tasavvurumuz var. Halleri, olayları, kişiliği şeylere ve parçalara ayıran, sonra o parçaları analiz eden ve parçalardan yola çıkarak bütünü anlamaya çalışan pozitivist evrensel bir görüşten muzdarip olmamız kaçınılmaz. Bunu idrak etmek için Freud’un savunma mekanizmalarının isimlerine bakın yeter. Bastırma, yüceltme, bölme gibi mekanik tanımlar hepsi. Zaten ismi de savunma mekanizmaları, emme basma tulumba hissi uyandırıyor bende. Artezyeni doğru odaya kurmuşsanız, doğru açıdan yüklenirseniz bilinçdışı kuyusundan çok rüya suyu çıkarabilirsiniz bu yöntemle. Ama bu suyu içmek bizi ferahlatır mı?

15. Newtoncu kavrayışta evren, adeta bir saat gibi tasarlanmıştır ve değişmez yasalar vardır. Her şey bu yasalar dahilinde, onlar aracılığıyla yönetilmektedir. Eğer hakikaten değişmez yasalar varsa, bunun arkasından şöyle bir mantık geliyor: Bu değişmez yasaları tanımlayabiliyorsak, ve insan ruhsallığı da bu değişmez yasalara uygun olarak hareket ediyorsa yasaların güdümünde yapacağımız ‘iş’ yöntemi artık bellidir. Gerisi hurafe, batıl ve uygunsuz yorumlar nedeniyle psikolojik cemaatin dışına düşmektir. Freud’un teorik cemaatini nasıl koruduğunu, aforozların nasıl çalıştığını ve insan ruhsallığını açıklayan yasalara bilimsel olarak ulaşma yönündeki çabasını da bildiğimize göre Newton Fiziği vurgusunu daha fazla uzatmak gereksizdir. Böylesi yasaların varlığı iddiası kabul edilebilir olsa da, başka türlü bilme biçimlerinin yetersizliği varsayımı bizi dogmatizme açık kılabilir mi acaba?

16. Oysa Kuantum Fiziği ve Kaos Kuramı dolayımıyla ağırlığını daha çok hissettiren Yeni Bilim açısından rüya yorumuna bakarsak iş farklılaşır. Dil (teori ve ona uygun idrak) aletine mahkumsak rüya yorumu için şunu söyleyebiliriz. Doğa, ölçüm sırasında insana pasif uyum sağlar ve siz doğadaki bir şeyi hangi araçla ölçmeye giderseniz, o da size ondan istediğiniz yönünü gösterir. Yani elinizde bir adet metre varsa ölçüm aracı olarak, bir şeyin ancak boyunu ölçebilirsiniz, araç olarak ağırlık ölçeriniz varsa ancak ağırlığını ölçersiniz. Bir rüyaya hangi alet ve kavrayışla bakarsanız onu görürsünüz. Halbuki doğada ölçüm yaptığımız duruma geri dönersek farklı aletlerle farklı hatta kıyaslanamaz ölçümler almamız, ölçtüğümüz şeyin hem boyu hem ağırlığı olmadığını göstermez. Sizin elinizdeki ölçüm aracının ancak o yön ile başa çıkabileceğini gösterir. Bu, kuantum kuramında ölçme sorunu olarak adlandırılır. Çünkü ölçüm aletinin kendisi, ölçülen şeyin sanki hem niteliğini hem de ölçtüğü için doğruluğunu tayin ediyor gibidir. Yani bağımsız, objektif olabilen bir gözlemci, bilimsel bir kesinliğe sahip veri bu seviyede söz konusu değildir. Gözlemci sadece gözlem yaptığı içi (ölçüm yaptığı için) sürecin etkileşimli bir parçası haline gelmiştir ve kendisini nesnel biçimde o süreçten ayıramaz. Eğer bilimlerin bilimi sayılan fizikte böylesi bir tartışma hem de 100 yıldır varsa, insan gibi müthiş değişken bir varlığın rüyalarını açıklamak için 100 yıldır var olan bir kuramın, en iyi kuram olduğunu düşünmek ciddi bir paradokstur. Sosyal bilimler ve bilhassa psikolojide nesnellik yerine yamuk farkındalığımızın idrakinde olmak daha iyidir. Söz konusu rüyalarsa iki kere daha iyi olabilir mi?

17. İdeoloji ve Rüya, ideolojik yorum ve rüya yorumu ancak onlara atfettiğimiz katı idraklerle tartışılmaya layıktır. Kendi rüyalarına müdahil olmayı beceren şamanlar söz konusuysa, ‘bireysel-toplumsal-kültürel her tür rüyayı deşifre ederim’ diyen psiko-arkeolojik anlayışlardan külliyen uzak durmakta fayda olabilir mi?

18. Başlıkla içerik arasında hayli fark var diyen okur çıkarsa kaçınılmaz olarak haklı çıkacaktır. Buraya C. G. Jung’un, S.Freud’a yazmış olduğu bir mektuptan alıntı yerleştirebiliriz. Zaten Freud ile Jung arasındaki temel gerilim aslında bir rüya analizi hikayesi değil midir?

19. C.G. Jung’dan S.Freud’a: ‘Bir hastanın kendisini analiz ederek nereye kadar gidebileceğini biliyorsunuz, yani nevrozdan kurtulamaz, sizin gibi. Ama bir gün bütünüyle komplekslerinizden kurtulur ve sürekli zayıf noktalarını hedeflediğiniz oğullarınıza baba rolü oynamazsanız, bir defa da kendiniz hedef olursanız, o zaman bende seve seve kendi içime yönelirim ve kendi kendimle ve sizinle olan sefih anlaşmazlığımın kökünü bir defada kazırım. Kendinizle hep uyum içinde olduğunuz için mi nevrozluları bu kadar çok seviyorsunuz? Bu tuhaf dostluk hizmetine küfür edeceksiniz, ama belki size iyi gelir?’

20. C. G. Jung’un mektubu da çok paradoksal görünüyor ama bizim derdimiz bu değildi. Derdimiz Rüya-İdeoloji-Yorum (Müdahale) konusunda spekülasyon yapmaktı. Umarım kuyuya taş atabilmişimdir. Acaba taş atmaktan imtina etmeli miyiz?

Reklamlar

One thought on “FREUD’UN DÜŞÜ – JUNG’UN RÜYASI

  1. Atilla Akgönül dedi ki:

    Merhabalar,
    aslında insanı tarihsel döngü içinde kavrarsak ( yazının zorlamasından dolayı ) hep üreten varlık olarak, her anını üretim ile birlikte yaşayan varlık olarak, maddi olmayan malların üretiminde rüyaların önemini görürüz. rüyaları belkide günümüzün küresel ağı içindede üretilen yazılım gibi maddi olmayan metanın üretilmesine kaynak oluşturduğunu söyleyebiliriz. onu gerçeğinden ayrı kılan ise ironik olmasıdır diye düşünüyorum. malların takasında dilin gelişimini sağlayan toplum ve bu toplumla kurallar çerçevesinde aidiyet yaşayan insan kendine özgür alan açmak için bu maddi olmayan malların üretimi ile kendine mevcut eşşitsiz topluma alternatif alan yaratmaktadır. çünkü mal-para veya mal- mal takası sürecinde üretilen dilin sembolik algısında ve kavramada yaşanan ciddi sıkıntılar yeni ütopyaları ya da rüyaların oluşumunu da sağlıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s