RENKLERİN PASAJI: İNSANIN KAOSU

“Dans eden bir yıldız doğurabilmek için kaos olmalı insanın içinde…”
F. Nietzsche



Renkler bir bakıma hayatın grameri gibidir.  Bu gramer bir karanlık olarak varsaydığımız hiçlikten gelen yaşamın hareketli bir hayalidir. İster fiziksel, isterse psikolojik seviyede düşünelim, bunun hem gerçek hem metafor olarak bir karşılığı vardır. Evren de, insan da karanlık bir hiçlikten, büyük bir patlamayla saçılır. Hayatı boyunca gökkuşağına benzer biçimde, farklı tayflarda gezinen bir renk deneyiminin içinden geçer. İnsan ruhsallığının bu mecazi yolculuğu, bilincin zifiri karanlığında renklerin bambaşka bir tonu olan rüyayla buluşur. Kişisel deneyimler ve rüyalar, farklı renk deneyiminin içinden geçen insanlarla hemhal olur, ilişkiye girer, ayrılır, bulaşır, soluklaşır. Böylece insan ilişkilerinin tamamı, dürtülerin de eşlik ettiği, bir renk karnavalına dönüşür.

Renkler hem bir figüre hem de bir zemine zimmetlidirler. Bu zimmetlenme içinde görme yoluyla vücut bulurlar. Bizim renklerimizle, renklere renk demeyen başka canlıların renk algıları tamamen farklıdır.  Görme ve adlandırma aracılığıyla renkler deneyimin bir parçası olur aynı zamanda hafızamıza nakşolurlar. Bazı deneyimleri anımsarken, o bağlamı güçlü bir şekilde boyayan renkleri de anımsarız. Aşk olduğumuz kişinin giysilerinin rengini, bir ebeveynimizi kaybettiğimizde göğün rengini güçlü bir duyguyla çağırabiliriz.

Kimi zaman renkler, seslere akraba olurlar. Bir sesin renginden bahsederken sadece duygusundan değil, gerçekten renginden de bahsediyor olabiliriz. Üzerimize toplumsal bir kabus gibi çöken, bizi her gün azarlayan liderin sesi karadır. Bir çocuğun cıvıl cıvıl sesinde mutlu pembe renkler dolanıyor olabilir.

Renkler, en azından insan için kaçınılmaz olarak, zaman ve tarihle de ilişki içindedir. Kimi zaman doğrusal, kimi zaman spiral, kimi zaman dolanık ve puslu davranan bir zamanın katmanlarına sızarlar. Platoncu bir ifadeyle, kımıltısız bir ebediyetin hareketli hayali olan zaman, yanına renkleri koştuğumuz bir koşturmaca halidir. An’ların bir tarihsellik içinde birbirine eklemlendiği, eklem noktalarının değişken bir biçimde olsada, geçmiş, şimdi ve gelecek diye isimlendirildiği bir zemindir burası. Bu noktaların birbirine bağlanması, Ben adını verdiğimiz tarihsel-ontolojik yapıyı kurar. Benlik ancak bir süreklilik içinde mümkündür. Noktaların birbirine seslenmediği, bağlanmadığı bir hayat renklenemez. İnsan kendisine kapanır, yaşam imkanları daralır, hayatın baştan çıkaran vaatleriyle ilişkisi kopar ve varoluş çöküntüye uğrar. İnsan gri bir uzayda salınır hale gelir.

Renklerin seremonisi, varlığın biyolojik olarak vücut bulduğu doğum anından başlar, yeryüzü ile meşkinin sona erdiği ölüm haline kadar devam eder. İnsan hem biyolojik hem de kültürel olarak, bu aralık içinde var olur. Kapıyı açan ve kapayan iki renktir, diğer tüm renkler bu aralıkta var olur ve deneyimlenirler. Sesle, sözle, müzikle, hareketle, hafızayla, görmeyle raks ederler.

Renklerin pasajından geçerken göreceğimiz bazı yansımalar evrenseldir. Bu yansımaların bir kısmında bizden izlerin olması kaçınılmazdır.

Dünyaya geldiğimizde bizi ilk karşılayan ışık muhtemelen renklerin hepsini kapsayan Beyaz olacaktır.

BEYAZ:

İnsan canlısı kaotik bir dünyaya çaresiz biçimde adım atıyor. Uygarlık alemine katılmak için uzlaşması gerekiyor, içgüdülerinin ifadesiyle, ötekiyle, kendisiyle.

Kendisine bakım verenin sunduğu her şeye, uzunca bir süre muhtaç yaşıyor. Zaman ve enerji sayacı ölüme doğru ilerleyecek biçimde bebek için çalışmaya başlıyor. Kendisine saldıran, tehdit eden bu dünyada sığınacak tek limanı bakım veren (genelde anne) olan zat. Ama sadece dış dünya, ışık, ses, koku, temas olarak saldırmıyor ona, ana rahmindeki görece duyumlarına kapalı olduğu dış dünya haricinde bedeni de içsel gerilimler yaratıyor. İçgüdüleri harekete geçiyor, acıkıyor, susuyor, gazı oluşuyor. Bu gerilimler ana karnındaki gibi dolaysız, sembiyotik biçimde yatıştırılmıyor. Gecikiyor, erteleniyor, ruhsal izler yaratıyor.

Üstelik sadece biyolojik bir varlık değil ana karnındaki gibi. Biyolojik olandan toplumsal olana, yani canlıdan insana evrilmesi gerekiyor. Uzun ve meşakkatli bir yolculuk.  Bu yolculuğun birçok evresinde uzlaşmalara giriyor ya da uzlaşmamak için direniyor. Toplumsallaşmak için kaçınılmaz olarak kendini bastırıyor ya da bastırmaya zorlanıyor.

Var kalmak için bir rüya, bir masala inanarak başlaması gerekiyor bu canlının. Kendisini yok edecek bu dünyada, annesi ona yapay bir psikolojik rahim sunuyor:

”Tamam rahimdeki gibi sükûnetli ve korunaklı değilsin ama yine de korkma ben varım, ben var oldukça sana bir şey olmaz. Dünya denen mefhumla aranda ben olacağım”.

Çocuk annenin bu masalına inanırsa ruhsal ve fiziksel açıdan sağ kalmayı başarıyor. Anne, merkez, çocuk yörüngesinde dolanıyor. Yaşamın ilk yıllarında ebeveyn de güneş ve yıldızlar gibi göz kamaştırıcı ve ölümsüz geliyor ona.

Kısacası İlk masal ilk uzlaşma…

MAVİ:

İki insanın karşılaşması, yani konuşması, bakması, duygulanımları, suskunlukları, her zaman üçüncü bir ilişkisel ara alanda gerçekleşir. Ne içimiz ne de dışımız olan bu karşılaşma alanına hem içimiz hem dışımız diyebiliriz. Aslında tam olarak kendimizi de ötekini de tecrübe edemediğimiz, sadece deneyimin izlerini kaydettiğimiz bir alandır burası. 

Bu alanı belirsizlikten kurtarıp hızlıca katetmek için, Ötekine dair boşlukları, bilinçli ya da bilinçdışı, ihtiyaçlarla, düşlemlerle, korkularla donatırız.

Bu karşılaşma aslında kişiler arası değil, fanteziler-arası bir alanda gerçekleşir.

Böylesi karışık bir alanda, Öteki ve Ben arasındaki sınırlar her zaman muğlaktır.

Bu nedenle, Öteki ile iyi ilişki kurmanın yollarından birisi de kendi bilinçdışı ihtiyaçlarımızı farkına varmak, insanları hangi duygusal renklere boyadığımızı idrak edebilmektir.


TURUNCU:

İnsan organlardan değil, duygu ve düşüncelerden yapılmıştır.  Harflerden değil şiirden dokunmuştur. Kendisini anlamaya en yakın hissettiği yer,  kendisini kaybetmeyi göze aldığı yerdir. Kök salmak, yerleşik olmak değil, dünyayı büyülü bir yumak olarak görebilmekten geçer

YEŞİL:

Dünya bize, ihtiyaçlarımız, korkularımız ve arzularımızın suretinde görünür. İşte bu öznelliktir.

Ancak bize kendi diliyle seslenir. Rahatsız eder, kuşatır, doyurur ya da istediğimiz biçimde işitmez. Bu da nesnelliktir.

Bu ikisi arasında, dengeli bir biçimde uzlaşmayı aramaksa, büyümektir. Büyümek bitimsiz bir denge arayışıdır. Dengelenmek nihai bir amaç, bir son, bir başarı değil, gerçekliğin farklı katmanlarını sürekli bir diğerine tercüme etme çabasıdır. Her tercüme, zorunlu olarak hem bir eksiltme hem de bir ekleme faaliyetidir. Bu da benliğin hareketedir.

KIRMIZI:

Sarılmak, bize ağır gelen kendi varoluşumuzdan uzaklaşmak, ötekinin arzu, kaygı, beklentiyle bakan yüzünün endişesinden kaçınmak için, diğerini tenimin içinde eritme çabasıdır. Sarılmak varoluş kaygımızı azaltır. İnsanlar birbirine, kurtulamadıkları ağırlıklarının ağrısını hafifletmek için sarılırlar, kalplerini birbirine yakın tutmak için.

MOR:

Farķında olalım ya da olmayalım, üzerine gidelim ya da kaçmaya çalışalım, tüm hayatımız kendi benliğimize doğru yaptığımız bir hac yolculuğudur.

İlmek ilmek dokuduğumuz bu yolculuğun sonunda kalbimiz ve gözümüz ya çiçeklenecek ya da körleşecektir. Hayatın tek mükafatı kendisi, yani nasıl yaşadığımız olacaktır.


.

SİYAH:
Dünyadan ayrılırken bildiğimiz anlamda görmeyi kaybedeceksek, gözkapaklarımız düşerken içine yuvarlanacağımız son renk, muhtemelen siyah olacaktır

Varlık’ın yok olması Hiçlik’e gidiş değil ilginç biçimde mevcudiyete gidiştir. Ölümle birlikte Benim Varoluşum bir Öznenin varoluşu olmaktan çıkar. Orada, artık olmayan bir Var’lık olarak kalırız. Olmayan bir Var, ‘Ben’den geri kalandır.

 Burası artık, ‘Ben’in içinden çekilip gittiği, anonim, öznesiz bir Var’dır. Gitmiş olan hem gitmiştir, hem de gidişiyle birlikte bize varlığını sürekli bildirmektedir.

İnsan kendisine zincirlenmiştir ve ‘kendi’ olmasının sınırları yoktur.  Olmanın bu sınırsız imkanları nedeniyle insanın kendinden kaçıp kurtulması imkansızdır.

İnsan kendinden kaçarak, kendini aşma girişiminde bulunur. Bu aşkınlık arayışı bizi Öteki ile ilişkiye taşır, ama Öteki de mutlak bir ilişkisizlikse bu nasıl mümkün olacaktır?

Özgürlüğümü özgür kılan, bana kendimi aşma potansiyeli veren, Var’ın dehşetinden ve uğultusundan kurtulmamı sağlayan tek şey Öteki’dir. Yoksa varlığımıza zincirli kalırız.

Öteki ise Etik dediğimiz şeydir. Etik insan olmanın başlangıcıdır.

Bu nedenle ahlaksız insan dünya lideri olsa da insan değildir. Sadece yönetim erkini ele geçirmiştir.

Ruhumuz böylesi bir dehşetin içine doğup, yaşamaya çalışırken, yaşam koçluğundan, bilinçaltı temizliğinden ve gurudan, şeyhten, pirden hayatın sırrını öğrenmek te kendini kandırmanın, kendinden kaçmaya çalışmanın başka bir yöntemi olur. Varoluşumuz, devredilemez bir borçtur. Yüzünü nereye dönsen sana bakıyor olacaktır.


Böylece geçeriz renklerin içinden, bazen gümbürtüyle bazen iniltiyle..


”Bir insan dünyaya geldiği zaman ölebilecek kadar yaşlıdır.”
Emmanuel Levinas

PROMETHEUS: YARATIK’TA GİZLENMİŞ ARZU

Oktay Şılar

Uzm. Psikolog – Psikoterapist

Yönetmen Ridley Scott’ın filmografisi, hayli zikzaklar, iniş ve çıkışlar barındıran bir seyir izlemiştir.  Belli bir anlatı dilini ve mekan görselliğini inşa etmek açısından, sinema tarihinde yer etmiş filmler bir yanda kümelenirken, diğer yanda tamamen ticari kaygılarla ele alınmış, tanıdık formüllerle bezenmiş vasat filmleri vardır.

Bilimkurgu filmlerin görsel atmosferini ve Film Noir’le flört eden öyküleme biçimini uzun süre etkilemiş olan 1979 tarihli Alien ve 1982 tarihli Blade Runner filmleri, onun sinemasının başyapıtları olarak değerlendirilebilir. Her iki film de, birçok kültürel çalışmanın ve uygulamalı psikanalitik okumanın nesnesi olmuştur.

2012 tarihli Prometheus, Alien (1979) filminin öncesine bir yolculuktur. Üçleme olarak tasarlanmış bu filmlerin ikincisi Alien: Covenant’ta (2017) tarihinde piyasaya çıkmıştır.

Prometheus filmi büyük iddia ve sorularla başlayan, ancak yer yer rotasını kaybeden, yalpalayan,  kimi zaman karakterlerin karikatüre dönüşmesiyle insanı şaşırtan ancak tüm bunlara rağmen dinamik anlatımı ve görselliğiyle insanı çağıran bir filmdir.

Bu yazıda Prometheus filmini çok genişletmeden genel bir psikanalitik okumayla değerlendireceğim.  Bu inceleme yüzünü önce mitolojiye, Prometheus hikayesine dönecek, bu hikayenin içindeki psikanalitik çağrışımlardan ilerleyerek temel motifleri kat edecek, ardından filmin hikayesini söz konusu kavramlar eşliğinde ele alacaktır.

Antik ozan Hesiodos’a göre Yunan Tanrıları, Uronos’tan Zeus’a kadar birbirlerini ve yarattıklarını defalarca yok etmişlerdir. Prometheus, Kronos’un Zeus tarafından mağlup edildiği, Tanrılar Panteonu’nun bir kez daha değiştiği, Kahramanlar Çağı’nda yaşamıştır.  Babası Iapetos,  Titanların isyanı sonrasında, Zeus tarafından cezalandırılmıştır. Mitolojinin bu kısmı fallik babaya başkaldıran oğulların kastre edilmesiyle resmedilir.

Prometheus, ‘’önce idrak eden’’ anlamına gelir, zekidir ve kavrayışı hızlıdır. 4 kardeş olan Prometheus’un bir de Epimetheus, ‘’geç idrak eden’’ isimli bir ikizi vardır. Prometheus zamanında insanlar teknolojik olarak tamamen ilkel koşullarda, sefih bir yaşam sürdürmektedirler. Henüz ateşle buluşmamış olan insanlık, soğuk, karanlık ve iptai bir dünyada yaşamaktaydı. İnsanların durumuna üzülen ve yardımcı olmak isteyen Prometheus, Zeus’tan tanrılar katındaki ateşi insanlarla paylaşmasını ister. Ancak Zeus, insanlar güçlenir, bilgeleşir ve isyan eder korkusuyla buna karşı çıkar.

Bunun üzerine Prometheus, ateşi insanlara götürme kararı verir. Sazlıklardan kopardığı bir kamışın içi boş kısmına, kıvılcımı, közü saklayabileceğini düşünür. Burada ateşin, fallik bir imge içine gizlenmiş (kamış) yaratıcı cinsel enerji olduğu hayli açıktır.  Prometheus, daha sonra demircilikle uğraşan Ateş Tanrısı Hephaistos’un ocağından biraz köz çalar. Çalma eyleminde belli ki, ödipal bir tını vardır. Babanın yasasının arkasından dolaşan erkek evlat, yasak olana uzanıp, cinsel kudretin bir kısmını yeni bir yaratma eyleminde kullanmak üzere kendi uhdesine alır yani çalar.

Çaldığı ateşi insanlara vermesiyle beraber, Prometheus uygarlığı kuran tanrı olur. Zira insanlar ateşi kullanarak, sıcak koşullarda uyumayı, gıda pişirmeyi, daha dayanıklı kaplar imal etmeyi, maden eritmeyi, silah yapmayı öğrenirler. Ateşle tanışma uygarlık yolunda devasa bir adıma neden olur, insanlar biyolojik varoluşlarını daha kültürel bir örgütlenme düzeyine taşırlar. Uygarlığın örgütlenmesi libidinal ekonominin ve çatışma yaratan dürtülerin de örgütlenmesi anlamına geleceği için, daha inceltilmiş bastırma ve yüceltme süreçleri de işlemeye başlar.

Prometheus’un başkaldırısına hayli öfkelenen Zeus, Ateş Tanrısı Hephaistos’a bir parça toprak göndererek, bir kadın yaratmasını ister. Ateşle yoğrulan dişil ilke olarak Toprak, bir beden kazandığında ona Tanrıların Armağanı anlamına gelen Pandora adı verilir. Tanrılar Pandora’ya güzellik, merak, nezaket gibi özellikler hediye ederken, Zeus da ona yaşamı bahşeder. Yaşamı bahşetmek aynı zamanda yaratma gücünü bahşetmek anlamına da gelecektir.

Prometheus tanrılar katından gelen bu hediyede, bir tuzak olduğunu sezer, ancak geç idrak eden kardeşi Epimetheus, Pandora’ya aşık olur ve onunla evlenir. Evlendikleri gece (buna cinsel ilişkinin gerçekleştiği gece de diyebiliriz) Pandora, tanrıların ona verdiği kutuda ne olduğunu iyiden iyiye merak etmeye başlar. Ona kutuyu açmaması tembihlenmiştir. Oysa bu yasağın kendisi, zaten yasağı aşmaya yönelik bir arzuyu tetiklemek amacıyla inşa edilmiştir. Ona bahşedilen merak, Pandora’nın kutuyu aralamasına neden olur. Kutunun aralanmasıyla birlikte, içindeki tüm kötülükler, elem ve hastalık dünyaya yayılır. Bununla birlikte Prometheus’un uygarlaştırdığı insanların düzeni ve dengesi bozulur, sorunsuz büyüyen uygarlık sekteye uğrar. İlginç biçimde uygarlığı sekteye uğratan cinsellik olmuş gibidir. Zira Pandora’nın Kutusu, evlilik gecesi yani cinsel eylem döneminde açılmıştır. Kutu burada, vajinadan rahime kadar uzanan bağlamlarda cinsel arzuyu temsil etmektedir. Cinsel arzunun saçılması ise kötülüklerin anası olacak ve insanın dengesi ayar tutmayacak şekilde bozacaktır. Sonraki tüm uygarlığı tarihi cinselliğin yeniden düzenlenmesi ve bastırılmasının tarihi olacaktır.

Sonrasında Prometheus, cinsellik ateşiyle rastgele oynadığı ve yıkıcı sonuçlara yol açtığı için Zeus (Baba-Tanrı)  tarafından Kafkas Dağlarına zincirlenecek ve böğrünü kartallar deşecektir. Burada ilginç olan diğer yön şudur: Prometheus, asla özür dilemez ve eyleminden dolayı pişmanlık duymaz. Bu Prometheus’ta temsil edilen, eğitilemez ve her zaman aktive olmaya çalışacak olan cinsel dürtünün inadıdır.  Cinsel dürtü, kararlılıkla kendisini dile getirmeye çalışacaktır, her türlü yasağa rağmen.

Prometheus hikayesinin merkezi figürünü oluşturan ateş, hayli cinsel anlamlarla bezelidir. En yüzeysel okumayla Prometheus, ebeveynlerin  odasında (tanrıların katında) gizli kalmış olması gereken bir enerjiye sahip olmayı istemiş, korunan bu ateşi efendiden çalmış, İd’den gelen dürtüyü, bilinç (uygarlık ) seviyesine taşımıştır.

Taşıdığı ve sunduğu bu arzu aynı zamanda bir lanete dönüşmüş, uygarlığı sarsmış, Prometheus’ın kastre edilmesine neden olmuş, ancak yolundan sapmamıştır. Yolundan sapmayacak olan yasak cinsel arzular, binlerce yıl sonra, bir filmde karşımıza Alien (Yaratık) olarak çıkacaktır. Yaratık hiçbir zaman dışımızda değildir, esas olarak o içimizi mesken edinmiş bir arzudur.

Prometheus,  tüm varoluşuyla cinselliğimizin hikayesidir. Film için bu isim belki de boşuna seçilmemiştir.

Ateş açık ya da örtük, cinsellik ve arzuyla oynaşan bir kavramdır.  Ateşle oynamak dediğimizde, tehlikeli, yasak dürtülerle bezenmiş eylemlerin kıyısında dolaşmaktan bahsetmiş oluruz.  Ateş doğada ham olarak var olmaktadır, oysa insanın kullandığı ateş, hem iş görmeli, hem de ehlileşmiş, üzerinde hakimiyet kurulmuş olmalıdır. Doğadaki bir kıvılcımla başlayan yangın, volkanik patlama, yıldırım düşmesi sonucu yanma, insanın kontrol edip tekeline alabileceği ateş türleri, değildir. Ona ilk sahip olan insanlar için ateş, sonradan elde edilen bir ateştir. Ateşi elde etmenim bilinen en tanıdık, en iptidai yöntemi ise, bir çubuğu içinde oyuğu olan başka bir tahta parçasına sürtmektir. Bu eylemde insanı var kılan eylemin bir mecazı vardır. Vajinaya giren bir penisle olan benzerlik gözden kaçmaz. Birçok antropolojik araştırmada, ateş yakmanın bu biçimine rastlamak mümkündür. Yani sürtünmeden kaynaklanan yaratıcı bir sonuç vardır. Bu eylem aynı zamanda, bir olma, kaynaşma ihtiyaçlarını da temsil eder. Yanan ateşin sönmesi geçici olarak dürtülerin susmasıdır, Thanatos’un sahneyi ele geçirmesidir.  Tıpkı ateşe çekilen bir pervane gibi, haz içinde eriyip gitmek, var olmanın ağırlığından, bir yanılsama olsa bile kurtulmaktır. Dolayısıyla ateş hem hayatı çağırır hem de orgazm gibi küçük ölümü çağırır. Bu anlamda yaratma ve yok olma diyalektiği cinsel enerjide ve cinsel etkinlikte temsil bulur. Ateş, aynı zamanda, kendini yaratan her şeyi yakarak küle çevirebilecek güçtedir. Prometheus’un kamışındaki cinsel kıvılcım, Pandora’nın kutusunda son bulur. Yaratma ve yıkım döngüsü bir daha kendisini göstermiştir. Penisten saçılanlar, rahmi doldurmuş ve ortaya çıkan yaratı her zaman ızdıraplı bir varoluş içinde kavrulmuştur. İnsanı hayvandan ayıran ateş, yeryüzünün dönüştürmüştür. Tıpkı Prometheus filminde Terraforming yani dünyalılaştırma, gezegen yüzeyi işleyip, dönüştürme etkinliği gibi.


Prometheus hikayesi ve onun ateş etrafında dönen analitik kurgusundan sonra filmi değerlendirmeye başlayabiliriz.

Filmin görünen hikayesinde,  farklı antik uygarlıkların (Mısır, Sümer, Babil, Maya vd)  duvar çizimlerinde yer alan, yaratıcı tanrılara ait verileri derleyen iki bilim insanının öncülüğünde başlayan, yıldızlararası bir yolculuğun hikayesi vardır. Bu duvar resimlerinde, uygarlığı yeryüzüne tohumlayan ve insanı kendi suretinde yaratan Tanrıların figürleri ve kabaca çizilmiş bir yıldız haritası vardır. Tanrılar o adresten dünyaya gelmişler ve tekrar oraya dönmüşlerdir. Başka gezegenlerde dünyalaştırma işlemi uygulayan, madencilik yapan Weyland Şirketi, bu iki bilim insanın tezlerine finansal destek sağlayarak, hedef gezegen için bir görev uçuşu tasarlar. LV 223 isimli bu gezegen, dünyadaki yaşam koşullarına sahiptir. Uzun bir hibernasyona ( sadece yaşamsal fonksiyonları destekleyecek bir uyku tankında) yatırılan mürettebat, söz konusu gezegenin yörüngesine girdiğinde uyandırılacaktır. Mürettebatın uykusu sırasında bilimsel araştırma gemisine ve onlara bakıcılık yapan bir android vardır. İnsan formunda olan ve öğrenen bir yapay zeka ile desteklenen bu androidin ismi David’dir.

Mürettebatın uyanmasıyla birlikte Weyland Şirketi’nin sahibi Peter Weyland’ın hologramı ekibe hitap eder ve bilim insanlarını sahneye davet ederek, bu misyonun amacını açıklamalarını ister. Görevin amacı yeryüzüne insan ırkını tohumlayan Yaratıcıları bulmaktır.  Gemide toplam 17 kişi bulunmakla birlikte zaman içinde göreceğimiz üzere 8 figür hikayede ön plana çıkmaktadır.

David ismi Tevrat’taki Davud Peygamberi çağrıştırmaktadır. 8 evladın en küçüğü olan Davud, diğerlerinde olmayan becerilere sahiptir. Daha sonra Golyat’ı da yenecek olan Davud’un hikayesinde, ismi ve özellikleri haricinde, filme gönderme yapabilecek iki tema daha vardır. İlki Davud’un kaçaklığı sırasında çölde Araplara sığınmış olmasıdır. İkincisiyse tamamen ödipal bir arzuyu temsil eden Davud’un günahı hikayesidir.  Davut, komutanlarından Uriya’nın eşi Beth-Şeba ile sevgilidir. Kendisine yasak olan bir nesneye uzanmış, yasak bir cinsel ilişkiye girmiş ve Beth-Şeba’yı hamile bırakmıştır. Bunun ortaya çıkmasından çekinen Davud, komutanını savaşın şiddetli cephelerinden birine gönderir. Uriya’nın ölmesini sağlayan Davud, Beth-Şeba’yı ve ondan doğan çocuğunu sarayına alır.  Bu hikayenin erkek çocuğun ödipal arzularını anlattığı açıktır. Annesine dair yasak cinsel düşlemleri babasının kastrasyon tehdidiyle karşılaştığında, fantezilerinde babayı yok ederek, anne ile birleşen çocuğun hikayesidir. Nitekim filmde, David, Dr. Charlie Holloway’in sevgilisi olan Dr. Elizabeth Shaw’dan bir çocuk (varlık) peydahlamak için, Holloway’i kullanır ve sonrasında ölmesini sağlar. Elizabeth ismiyle Beth Şeba isimleri arasındaki akrabalıkta gözden kaçacak gibi değildir. Daha isimlerin seçim aşamasında yasak cinsel arzuların, libidinal dolaşımı açısından belirgin hatlar vardır.

Hikayenin görünen devamında keşif ekibi, bu gezegenin Mühendisler adını verdikleri yaratıcı ırkın ana gezegeni değil ileri karakolu olduğunu öğrenir. Gezegendeki Mühendis kolonisi bilinmeyen bir nedenle yok olmuştur. Keşif yaptıkları mağara sistemin aslında bir gemi olduğunu fark ederler. Geminin içinde bir odada, biyolojik kitle imha silahları bulunmaktadır. Bu silahlarla birlikte, geminin rotası Dünya’yı hedeflemektedir. Mühendisler (yani yaratıcı tanrılar) insan ırkını yok etme kararı vermişlerdir. Ancak kontrolden çıkan biyo-silah onlarında ölümüne neden olmuştur. Heyhat sağ kalan bir Mühendis vardır ve amacına sadık kalma niyetindedir. Dr. Elizabeth Shaw, ne pahasına olursa olsun bu geminin dünyaya ulaşmasını engellemek isterken, gemide olduğu sonradan öğrenilen ve ölümüne ramak kalmış olan finansör Peter Weyland, yaşayan son Mühendis’le konuşmak istemekte, yaratımın amacını ve ölümsüzlüğün sırrını elde etme derdindedir. Hikaye bu minval üzere çeşitli safhalardan geçer.

124 dakikalık film dikkatli bir bakışla, bir sahnede kendisini tamamen ele verir. Filmin henüz açılışında bilim insanları bir kanalı kazarak mağaraya girerler, buradaki cinsel imge, rahme giriş ziyadesiyle bellidir. Mağara-Rahimde yaratılmışlığın kodu saklıdır, bu kod cinselliktir. Nihayet merakları sonuç vermiş, duvar resmi (piktogram) olarak temsil edilen yaratıcıların ayrıcalıklı bilgisinin adresine erişilmiştir.

Filmin 8. Dakikası görünen öykünün, yani bilimkurgu-korku bir semptom olarak ifade edilen çatışmanın özüne dair bilgiyi bize sunar. Bu noktadan itibaren izleyeceğimiz her şeyi, temel meselenin gösterişli ve anlaşılmasın diye sansürlenmiş bir semptomu, alameti olarak okuyabiliriz.

Bu sahnede gemide herkes hibernasyon tankında uyumaktadır. Uyumayan ve sürekli veri derleyen tek kişi android David’dir. David tıpkı çöle kaçarak Araplara sığınmış peygamber Davud gibi, Arap temasıyla takıntılı bir ilişki içindedir. Ev sevdiği film yine Arap çöllerini mesken tutmuş, Arap kabilelerle yarenlik etmiş Arabistanlı Lawrance’ın hikayesini anlatan filmdir. Bu filmdeki favori cümlesi şudur: ‘’İşin sırrı acıttığını umursamamaktadır.’’ Bu motto film boyunca David’in eylemlerine yol gösterecektir.

David insan-biçimlidir. İnsani reaksiyonlar gösterir, ancak bunlar gerçekte insanlarda yabancılaşmaya yol açmasın diye tasarlanmış, antropomorfik düzenlemelerdir.

David bahsettiğimiz sahnede psikanalist gibidir, onun duygularından, zihninden geçenlerden haberdar olma şansımız yoktur. David hibernasyon odasına gelir, adeta divana uzanmışçasına hibernasyon tankında uzanmış olan, Dr. Elisabeth Shaw’ın yanında durur. Rüyalarını David’e aktaran bir nörovizör aracılığıyla Dr. Shaw’ın ruhsallığının en derin katmanlarındaki anılara ulaşır. Bu anıların gerçek ya da fantezi olması önemli değildir, önemli olan ruhsallıkta gördüğü işlerdir. David bu sahnede Dr. Shaw’ın rüya-anısını seyreder. Bu sahnede, doktor olan babasıyla, konuşmaktadır. Nehrin kıyısında insanlar, bir naaşı taşımaktadırlar. Dr. Shaw 7 yaşlarındadır. Babası ona, adamın ölmüş olduğunu söyler. Küçük Shaw babasına, ona neden yardım etmediğini sorar.  Babası er ya da geç herkesin öleceğini söyler. Bunun üzerine küçük Shaw ‘’annem gibi mi?’’ diye sorar. Arkasından ölenlerin nereye gittiğini sorar, babası da, güzel bir yere gittiklerini, çünkü buna inanmayı seçtiğini söyler.

Sonrasında, mürettebat uyanır ve film nihayet izleyiciyi heyecanlandıracak şekilde akmaya başlar. Oysa, seyircinin uyarıldığı, baştan çıkarıldığı kısım aslında semptomun, derindeki yasak arzuyu gizlemeye çalıştığı kısımdır. Israrla bir önceki sahnede durmamız gerekmektedir. Burada ne olmaktadır?

Analist (David), divana uzanmış olan analizanın (Dr. Shaw) rüya-anılarını dinlemektedir. Kendi anlatısına yabancı olan, yani uyuyan kişinin, rüya-anı yoluyla açık ettiği hikayesini analitik bir kulakla dinlemektedir. Anlatılan aslında bir çocukluk travmasıdır. Annesini erken yaşlarda kaybetmiş bir çocuğun hikayesidir. Filmin bundan sonrası, aslında serbest çağrışımlar yoluyla sergilenen bir travma çalışması olarak okunabilir. Ancak bu travma sadece kayıp acısı ve yoksunlukla karakterize değildir. Ödipal karmaşa ekseninde düşündüğümüzde bu travma hikayesinin arkasına gizlenmiş ve suçluluk yaratan çatışmalı bir arzu vardır. Annesinin ölümü kadar travmatik olan şey, belki de annesinin ölümünü dilemiş olmasıdır. Bahtsızlığı tam da bu dilemenin ertesinde annesinin gerçekten ölmüş olmasıdır. Suçluluk duyguları, arzusuyla karışarak ona Yaratık biçiminde dönecektir. Bu anlamda filmin bu sahnesi aslında bastırılan bilinçdışı materyalin yüzeye temas etmeye başladığı andır.

Biraz daha erken yaşlarında, küçük Shaw’ın ödipal meselelerle boğuştuğunu tahmin edebiliriz. Babaya dair ensest arzularının karşısına dikilen annesinin yok olmasını dilemiş olması mümkündür. Annesi ortadan kalkınca babası ile birlikte olabilecek ve ondan çocuk sahibi olma düşlemi kendisine bir yol açacaktır. Ancak annesin ölümüyle birlikte, bu acılı arzunun bir kısmı gerçekleşmiş, yani ağır bir bedel pahasına babasının biriciği olmuştur. Heyhat fantezideki bebek hala ortada yoktur. O, bilinç dışına basılmış bir arzu olarak kaybolmuştur. Bir gün Yaratık semptomuyla kendisini gösterecektir. Yine de zihni babasına sorduğu sorularla, ‘’yaratmak, yok etmek, annesinin şimdi nerede olduğu’’ cinsinden semptomatik sorularla doludur.

Shaw yetişkin hayatında, babasına çok benzeyen ve o da bilim insanı olan Dr. Holloway’la sevgili olmuştur. Bu romantik ilişkide, seçilen sevgi nesnesi açısından aktarımın rolü büyüktür. Kendi yasak düşlemlerine uygun bir bariyer olarak ( babasından çocuk sahibi olmak) ona yasaktır. Dr. Shaw çocuk sahibi olamamaktadır. Aktarım nesnesi, yani vekil baba olarak sevgilisi Dr. Holloway’den de hamile kalamamaktadır. Üreyemeyen insanlık temsili olarak onun, Mühendisleri aramasın altındaki amaç hem üreme kodlarına ulaşmak hem de neden yaratılıp yok edildikleri gibi temel travmatik meseleleri çözmektir.

Ekipte Mühendis-Tanrıların dilini anlayabilen tek kişi Prometheus’u (tanrılar katıyla konuşabileni) temsilen David’dir.

David (Prometheus) , Dr. Holloway (Epimetheus)  vasıtasıyla, Pandora’nın (Dr. Shaw), kutusuna (rahmine) tehlikeli arzuyu temsilen Yaratık’ın tohumlarını yerleştirir. Cinsellik metaforu olarak siyah yumurtayı (ateşi), biyolojik bir varoluşa hapsolmuş, üreyip genişleyemeyen insanın (Dr. Shaw) rahmine yerleştirilir. Dr. Holoway’de tıpkı Uriya gibi ölüme gider. Ancak bu arzu Dr. Shaw’ın hem dilediği hem de deli gibi kaçtığı bir arzu olduğundan, rahimdeki bu varlık (vekil baba yoluyla gerçek babadan elde edilmiş çocuk fantezisi)  tıpkı Pandora’nın kutusundan saçılan kötülükler gibi yıkıcı bir varlıkla temsil edilir. Bu varlık Alien-Yaratık’tır. Fırın-rahim, ateş saçmaktadır.

Dr. Shaw içindeki bu Yaratık’tan (sapkın arzudan) robo-cerrahi bir makine ile kurtulmak, kendisini kürete etmek ister. Ancak filmin psiko-politik bağlamında okuyabileceğimiz şekilde, makine kürtajı reddetmektedir. Yani analiz boyunca, yüzleşmekten kaçınılan bu arzudan kurtulmak mümkün olmayacaktır, bu sapkın arzu öyle veya böyle yüzeye kadar çıkacak, kişi yeni iç görüsüyle, bu duygusal deneyim içinden kendisini bir daha inşa edecektir. Bu arada Yaratık’ın kanının asitli olması çok ilginçtir. Asit te tıpkı ateş gibidir, yakıcıdır. İçi asitle dolu bir varlık, yani cinsel dürtülerle donanmış bir varlık daha dünyaya gelmiştir. Bu varlığı durdurmak zordur, çünkü dürtü ne pahasına olursa olsun nesnesine ulaşmaya çalışacaktır.

Filmin son sahnesinde Dr. Shaw yanına kendisi de Mühendisler (Zeus) tarafından kastre edilmiş olan, dağlara çivilenmek yerine, başı boynundan ayrılmış olan David’in (Prometheus)  bedenini alarak bu gezegenden ayrılır.

Adeta Prometheus, onun uygarlığa yol açan cinsel ateşi, Pandora ve içine Prometheus’un başını koyduğu çantası tekrar bir yolculuğa çıkar. Zira insan için dürtüsel yolculuk bitmeyecektir. Bu sahnenin akabinde yeni doğan Yaratık’ı da görürüz. İnsanın yasak arzuları da sona ermeyecektir.

Filmin 8. Dakikasını bu eksende bir okumaya tabi tuttuğumuzda, bundan sonra olanlar sadece semptomlar yoluyla, bir gerçeklik anlatısı geliştirmeye yöneliktir, Oysa bu gerçeğin arkasında, rüya-anı sahnesine gizlenmiş olan aktarım belleği gibi dürtüsel-ruhsal süreçlerin belirleyici rolü vardır. Uygarlık ve onun yarattığı nevrozların, Prometheus’un bize bahşettiği ve ateşle temsil edilen cinsellik etrafında şekillenmiş olduğunu böylece bir kez daha görmüş oluruz.

Ez cümle kahramanımız, bilinçdışı düşlemlerinde arzuları ve suçluluğu arasında sıkışıp kalmıştır, rüyasında bir başka bir dünyada dürtülerini deşarj etmektedir, heyhat ensest yasağı nedeniyle, rüyası kabus olarak geri dönmektedir.














 


CASUSLAR DA ALDANIR:  PSİKANALİTİK BİR YAZARLIK HİKAYESİ



Aldatma eyleminin profesyonel bir mertebede ele alındığı, bir sanat seviyesine çıkarıldığı, hedefe giden yolda tam olarak bu ilişki dansının hedeflendiği tek meslek herhalde casusluktur.

Soğuk Savaş döneminde, A.B.D ve S.S.C.B arasında her türden vekalet savaşıyla yürütülen yoğun rekabet içinde bugünün elektronik ve bilişim imkanları henüz ortada yokken, İnsanın casusluk için hala en önemli malzeme olduğu zamanlarda sahada casus olmak, sırrına vakıf olunamayan karanlık bir örtünün altında yaşamak, ideolojilerin ve devletlerin yüce bayrağı altında hizalanmak, tüm bunların kahramanlık halesi ardında sunulması pek olağandı. Kendisini efsaneleştiren bu gizemli kurumlar tam da bu havayla kendilerine yeni misyonerler edinmekte, kendi karanlıklarını ve başarısızlıklarını da yine aynı yolla, suskunluk yasalarıyla gizlemekteydiler.

Casus olmak, bu gizemli halenin içinde yaşamak, sarsılmaz imana dayalı savaşların bir neferi olmak, gizli görevlerde nice ateş çemberlerinden geçmiş sessiz savaşçı hüviyetine bürünmek, çoğunlukla yaşam öykülerinde derin kırıklar bulunan insanlar için cazip bir ego-ideali oluşturmaktaydı. Oysa casus zihninin keşfe çıktığımızda, casuslar dünyasına dair bu anlatının, hiç de vazedildiği gibi pürüzsüz bir yüzey olmadığı, aksine, insana dair ne kadar arızi durum varsa, kolektif bir patoloji çorbasından dumanın tüttüğünü gözlemek zor değildi.

Sert ahlakçılığın, istismarın, yalanın, manipülasyonun, şüphenin, güvensizliğin, riyakarlığın, tehdidin, şantajın, paraya dayalı her tür kirli ilişkinin, hukuksuzluğun kol gezdiği bu ortamda sağlıklı bir ruhsal yapının devam etmesi elbette mümkün olmayacaktır.

İdeolojinin yüce gölgesi altına gizlenmiş bu insani karanlık, elbette kendisini sıklıkla yani zıddına dönüşerek var kılmanın bir yolunu da arayacaktı. Aldatma sanatının kaçınılmaz sonlarından birisi de, kendi tarafını aldatma ya da ihanet olacaktı. Para, cinsellik, statü, başrol oyuncusu olma, gibi motivasyonlar, uygun rüşvetlerle yemlendiğinde,  kişiliğin hasarlı taraflarının alacaklarını tahsil etmek için hayal kırıklıklarının üzerine çöreklenerek, geri dönmesi gayet mümkündü.

Bu dönemin saha casusları, süper kahramanları andırmaktaydılar. Nasıl ki süper kahramanların bölünmüş bir benliği varsa, gece başka gündüz bambaşka karakter oluyorlarsa, kendilerini süper kahraman zanneden casuslarda, böylesi bir çifte benlikle yaşamaya mahkumdurlar. En yakınlarının dahi gerçekten kim olduğunu bilmediği bu insanlar, kendileri ile nasıl barışık ve bütün olabilirlerdi ki? Ruhtaki çatlağın sürekli açık tutulduğu bu çifte kavrulmuş karanlıkta, ruhun derinliklerinde barınan tüm patolojilerin gayya kuyusundan çıkıp gelmesi kaçınılmazdı.

İşte bu nedenlerden dolayı, bir destan olarak anlatılan kahraman casuslar hikayesi aynı zamanda, boydan boya bir yabancılaşma, yolunu yitirme, inancını kaybetme, hatta ihanet tarihi haline gelmiştir.

Ortada  ‘ben kimim ve neyim’ sorusuna yeteri kadar doygun bir yanıt veremeyen bir ego kalmadığında, ego-idealinin (ülküler içindeki ben) anlamsızlaşması da kaçınılmazdır.

Casusun zihnini ve ruhunu anlamaya dair açılan kapılardan bir tanesi de, mesleğin içinden gelip dışına çıkmış yazarların anlatılarıdır. Bu anlatılardan kastımız otobiyografik olanlar, servislerin işleyişlerini deşifre eden eserler değil, edebi anlatılardır. Casus edebiyatının edebi bir sanat olup olmadığı tartışmasını şimdilik bir kenara koyarsak, casus romanlarını edebiyat seviyesine taşıdığı kabul edilen, bazı eserlerinde bunun zirvesini sergileyen bir tane yazar vardır. Bu herkesin bildiği ismiyle İngiliz yazar John LeCarre’dir.

John leCarre’yi muadili yazarlardan farklı kılan, üslubundaki yalınlık ve samimiyetle birlikte, aksiyon hikayeleri ya da parlak anlatılar yerine, gittikçe anti kahramana dönüşen karakterlerinin varoluşsal krizlerini anlama ve işlemedeki ustalığıdır.

Gerçek ismi David John Archibald Cornwell olan LeCarre, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ordu İstihbaratıyla başlayan yakınlığı, daha sonra MI5 ve MI6’daki hizmetleri ile devam etmiştir. Yaklaşık on yıl süren bu casusluk döneminde yaşadıkları onun daha sonra yazacağı eserlerin temel taşlarını oluşturmuş ve henüz istihbarattan ayrılmadan önce ilk önemli eseri Soğuktan Gelen Casus’u yazmıştır. LeCarre’nin bu kitabı sonraları daha sık duyacağı üzere, dahil olduğu istihbarat kurumları, bazı milliyetçi aristokratlar, kimi zamanda popülist sağcı basın tarafından homurtuyla karşılanmıştır. Meşhur George Smiley karakteri erken dönemlerde ortaya çıkmışsa da, Soğuk Savaş döneminde asıl ses getiren eserleri 1970-90 yılları arasında olmuş, S.S.C.B’nin siyasi sahneyi terk etmesiyle birlikte, bölgesel ve küresel meseleler içinde yolunu bulmaya çalışan karakterlerin dönüşüm öykülerini yazmaya devam etmiştir.

LeCarre’nin öz yaşam öyküsünde, hem casusluk hem yazarlık serüveninin ipuçlarını bulmak mümkündür. LeCarre tıpkı casusluk gibi yazmanın da mahremiyetini sevmektedir. Bundan mütevellit, ortada görünmeyi, röportaj vermeyi çok tercih etmemiştir. Kendisinin ifadesiyle, casusluk ve yazmak birbiri için yaratılmıştır ve ikisi de insanların işlediği günaha ve ihanetin türlü yollarına gözü açık olmayı gerektirir.

Heyhat LeCarre sadece yurtseverlik balonlarına inanmayarak birliğini terk eden bir asker değildir. Onun ve karakterlerinin gözetleme, anlama, maceralara girişme, ihaneti kavrama, derin güven bunalımları, kadınlarla yaşadığı sıkıntılı ilişkilerin temeli kendi ruhsal mayasında bulunmaktadır. Evden uzaklaşması, okul hayatında sivrilmesi, vatanseverliğe demir atması hep babasından kurtulma gayreti ile ilgilidir.  Büyük beklentilerle katıldığı gizli servis, adeta ikame bir baba olmuş, ancak babasıyla yaşadığı gerilimli ilişkinin bir benzerini de servisle yaşamıştır. Dertlerinin kaynağından kurtulmak için bulduğu bu yol, bumerang gibi geri dönecek ve kendi çocuklarıyla da benzer problemleri yaşayacaktır. Yeteri kadar iyi bir ebeveynlikten mahrum kaldığı için evlatlarına da iyi bir ebeveynlik yapmakta zorlanacaktır.

Belki de istihbaratçı becerisi babasının kandırma yeteneğinden gelmektedir. Babasının borderline-narsistik özelliklere sahip karakter yapısı, belki de Le Carre’nn de en başta dünyayı iyiler ve kötüler ( Demokrasi adına Batı, diktatörlük adına Komünizm) olarak bölmesine neden olmuştur.

Babası Ronnie, atak, ne yapacağı belirsiz, yalancı, suça eğilimli, dolandırcı, eşine şiddet uygulayan, çocuklarını duygusal ve maddi açıdan istismar eden, gayri meşru gruplarla iç içe, kumarbaz bir dolandırıcıdır. LeCarre’nin ifadesiyle, kriz bağımlısı, gösteriş düşkünü, hezeyanlara kapılmış bir büyücü, kendisini Tanrı’nın altın çocuğu olarak gören bir ikna ustasıdır. İngiltere’de farklı yerlerde olmak üzere, Hong Kong, Singapur, Jakarta ve Zürih’te hapisaneye girmiş, çeşitli ülkelerde aranır hale gelmiştir. Hayatı boyunca oradan oraya kaçmış, ev değiştirmiş, tekrar insanları tavlamış, eldeki tek becerisi olan zekası ve çekiciliği ile insanları kendi istediği biçimde kullanmış, onun tarafından kullanılan ve bunu bilen bir kısım arkadaşı dahi onun çekiciliğinden dem vurmuşlar, hatta yazar LeCarre’nin karşılaştığı bazı insanlar onun babası hakkında yazdığı olumsuz yorumları kesin bir dille reddetmişlerdir. Le Carre’nin ömrünün büyük kısmında babası ile ilişkisi kötü olmuş, ileriki yıllarda babasının öyküsünü derlemek için iki dedektif tutmuştur. Oysa dünyadaki hiçbir dedektif, onun aradığı şeyi bulamayacaktır. O, yuvasının hikayesine dönmeye çalışmış, ailesinin onu tüm bunlara niye maruz bıraktığını anlamaya çalışmıştır. Tıpkı kendilerine sırt çeviren, düzenbaz  ve çıkarcı devletlerine isyan eden ve yeni bir yol açmaya çalışan casus karakterleri gibi.

Le Carre’nin anılarında, o beş yaşındayken ve babası Exeter cezaevinde yatarken,  annesiyle birlikte onu cezaevi duvarının dışından seyrettiği ve ‘Baba, Baba’ diye seslendiği bir hikaye kazınmıştır. Babasına göre bu sahne hiç yaşanmamıştır, çünkü duvarlar nedeniyle kendisini görüp seslenmiş olması imkansızdır. Belki de bu anıda, LeCarre’nin, Berlin Duvarı’nın iki yanında varoluş krizleri yaşayan karakterlerinin tohumu vardır. Üstelik kendi hikayesinin belirsizliği gibi, saha ajanlarının da akibeti genelde belirsizdir. Bölünmüş bir dünyanın, ne olduğunu anlama derdindeki casusu ve yazarı belki de bu anıların içinde yuvalanmıştır. Ya da babası cezaevindeyken annesi kendine kaldı zannıyla, Ödipal bir zafer kurgulayan LeCarre’nin ruhunda, aksine annesinin soğukluğu nedeniyle, bu zaferin gelecekte kadınlarla kurduğu ilişkilerde nasıl mağlubiyete dönüşeceğinin işaretlerini bırakmıştır.

LeCarre için babası ne kadar muamma ise annesi Olive o radde” yokluk’’tur.  5 yaşında kendisi ve ağabeyi Tony’i  terk eden annesini, 21 yaşında bulmuştur. Annesinin nasıl bir insan olduğu hakkında hiçbir zaman bir fikir edinememiştir. Annesi de evladı ile arasındaki mesafeyi kapatmak için hiçbir adım atmamıştır. Babasının her daim Sarsak olarak seslendiği annesi, yeniden karşılaştığı oğluna her zaman, babası (Ronnie)  olarak hitap etmiştir. LeCarre’de hayatındaki kadınlara hep gülünç isimler takmış, kötü anne temsilinin boğucu etkisinden kurtulmak için, az da olsa kıymet göstermiş babası ile özdeşleşmiştir.  LeCarre, bilinçdışında onu babası yerine koyan annesinin, kendisine değer verip vermediğini bilememiştir. Zira annesi asla sarılan ve kucaklayan bir anne olmamıştır, annesiyle ilgili anımsadığı tek elele tutuşma sahnesi, şaibeli cezaevi avlusu sahnesidir ve o sahnede de annesinin elinde eldiven vardır. Bu nedenle 16 yıl sonra annesini gördüğünde ona nasıl sarılması gerektiğini bilememiş ve öylece durmuştur. Olive eşi tarafından aldatılmış, ruhsal ve fiziksel şiddet görmüş bir kadındır. LeCarre’in aklında kalan sadece hazırcevaplığı ve zekasıdır.

LeCarre’nin annesini bulmasına yardımcı olan kişi, aynı zamanda babası ile annesinin tanışmasına vesile olan Alec dayıdır. Kimbilir belki de yıllar sonra, George Smiley karakterini dizide canlandıran Sir Alec Guinnes’e büyük hayranlık duyması bu nedenledir. Aile öyküsünde kaybedilenler, yazarlıkla kompanse edilmiş ve her iki hikayede de aile kurucu figür olarak Alec yer almıştır.

LeCarre’nin hikayesindeki iyi ve tutarlı nesne, hepi topu kendinden iki yaş büyük ağabeyi Tony’dir. Kendisine annelik ve babalık yaptığını söylediği Tony’den başka kimseye karşı gerçek sevgi besleyip beslemediğini bilememiştir.

LeCarre’nin yaşamı kahramanları üzerinden bir yarış aı gibi kendi hikayesini kovalamakla geçmiştir. Kendi yarış atına Dato ismini takan babasından kalan ruhsal miras onu gölge gibi takip etmiştir. Bu kendisinin ve ağabeyinin adları olan David ve Tony isimlerinden türemiştir. Kendi kuyruğunu kovalayan bir yılan gibi, LeCarre’nin çocukluk öyküsü de onu kovalamıştır. Yazar yaralı öyküsünün bir kısmını yazarlıkla şifalandırmıştır.  Uydurma ayrıntılarla gözleri kör eden, yaşamamış karakterleri canlandırıp anlatan, sırlarla dolu, güvensiz bir dünyanın hayatta kalmaya çalışan babasından esinle, bu yazarlık sanatı değilse nedir diye sormuştur?

Özetle annesi tarafından terkedilmiş, babası tarafından duygusal istismara uğramış, sevgi ve kucaklanma deneyimini o da kısmen abisinde bulmuş olan küçük bir çocuk, kimlik bulma ihtiyacı ile gittiği okullardaki çocukların davranışlarını taklit etmiş, onların içinden sıyrılmak için gereken özellikleri geliştirmiştir. Acılarla yoğrulmuş Gerçek Benlik geri itilirken, devleti için ideal görünen bu sahipsiz çocuk, vatansever bir casusa dönüşmüştür. Ancak Devlet Baba ile farklı düşünmeye başladıkça, onun da tıpkı babası gibi sahtekar olduğunu gördükçe, babadan sıyrılma arzusu geri dönmüş, mesleğine ve ülkesine sırt çeviren, ruhsal açıdan yalnız karakterlerin öykülerini yazmaya başlamıştır. Bu karakterlerin kadınlarla ilişkileri de kendisinin annesiyle ilişkisinden hareketle kurgulanmıştır. Bunlar ya uğruna her şeyin yapılacağı, arzulanan idealize edilen kadınlardır ya da ihanet edilen, edilmek zorunda kalınan kadınlardır. Kendi hayatında yaşadığı şüphe ve güvensizlikler karakterlerinin esas özelliğidir. Otorite figürleriyle sorun yaşayan casuslar, kendisinden izler taşır. Dikkatle bakınca, LeCarre’nin ruhsal açıdan yaralanmış benliğinden gelen hayaletler, hem yaşam öyküsünde hem de yazar olarak eserlerinde arz ı endam etmektedir. Bu hayaletlerin bize söylediği şey, şifa bulmak için yuvaya dönmek gerektiği, bunun için de bizi ifade edecek yolları aramanın kaçınılmaz bir görev olduğudur.










RUHSALLIK VE MEKAN ÜZERİNE BAZI NOTLAR


Her insanın doğumuyla birlikte hem bir ruhsal mekan doğar, hem de doğan canlı bir mekana yerleşir. Bir bebek sadece tek başına bebek olamaz, bir bebek düşündüğümüzde aynı zamanda bir bakım veren (genelde bir anne) düşünürüz. Bebek, için mekan aslında genel olarak annede temsil olan Dünya’nın ta kendisidir. Dünya dediğimiz yer, duygular, düşünceler, davranışlardan mürekkep bir kültür evrenidir. Bebek biyolojik varlık olmaktan kültür varlığı olmaya doğru ilerlerken, yani bebek dünyaya yerleşirken, dünyada bebeğe yerleşir. Böylece insanla mekan arasındaki ilişki, her zaman üç boyutu aşan, uzay-zamana yerleşen öznellikler arası bir alanda kuruludur. İlişki tanım olarak, iki insan arasındaki, arzu, istek ve ihtiyaçlar güdümünde gelişen, duygularla bezenmiş bir komünikasyonla biçimlenen, karşılıklı bir alışveriş sürecidir. Ancak en az bunun kadar önemli ve hatta daha kıymetli olarak, kalbimizin ortasına yerleşen, için dışı, dışın içi olarak hissedilen, duygusal bir mekandır. Her ilişki, duygusal uzamda bir mekan yaratır. İlişkinin varlığı mekanın kurulması, kaybı ise mekanın yıkılmasıdır.

Bebek için ilk ev, ilk yuva, ilk psişik ve fiziksel mekan, önce rahim daha sonra kucaktır. Anne-bebek çifti, daha buralardan başlayan bir ilişki mekanı yaratırlar. Bu mekan hem fiziksel bir koruma sağlarken hem de düşlemlerle, yansıtmalarla doludur. Bu anlamda her mekan, aynı zamanda hayali bir mekandır. Bebek ve anne karşılıklı olarak birbirlerinin düş banyosunda yıkanırlar. Böylece aralarındaki ilişki mekanı, öznellikler arası alan, ihtiyaçlar, arzular, yasaklar ve karşılıklı ruhsal yansıtmalarla donanır. Ruhsal mekan, baştan çıkaran, kucaklayan, reddeden, yasaklayan deneyimlerle karakterize olmaya başlar.

Bu ruhsal, ilişkisel ve fiziksel olarak yapılanmış mekanın varoluşu kendiliğinden değildir. Bu ruhsal mekan aynı zamanda, verili tarihsel zeminin sınıfsal ilişkileri içinde şekillendiği için aynı zamanda ideoloji barındıran ve üreten bir mekandır. İdeoloji kendisini yasa üzerinden ifade eder. Anne ile bebek çiftinin dolaysız ilişkine, bir zaman sonra, uygarlaşma adına kurallar ve yasa dahil olur. Bu kuralları tayin eden Babada temsil olan yasadır. Yasa her zaman girilen mekanın içine gömülü olarak vardır. Annenin çocuğa dair iştahını dizginleyen, bazen bu yasadır.

İnsan uzun süre ruhsal ve ideolojik yapılanmış bu mekanda var olur. Ebeveynlerin doğruları ve yanlışları onun da doğrusu ve yanlışıdır.

Ergenlik çağında, ailenin Ortak benliği olan ilişkisel-ruhsal mekan bireye dar gelmeye başlar. Bu ortaklığı kırıp, kendi olma yolunda kahramanın yolculuğuna çıkmak ister. Bu anlamda bir mekandan ayrılma, aynı zamanda gerçek büyüme yolculuğunun başlangıcıdır. Ayrılmak kopmak, belli seviyelerde suçluluk ve yas barındırdığından, evden ayrıldıktan sonra gittiğimiz yerlerin, insanların, mekanların, ideolojilerin, aynı zamanda bizi onarmasını, yaralarımızı tımar etmesini isteriz. Böylece yeni her mekan aslında yeniden bir ilişki içinde onarılma mekanı beklentisi yaratır.  Yeni mecralar, mekanlar, koptuğumuz yere göre bizi tam ve bütün hissettirecektir. Oysa bunun altında bilinçdışından gelen nostaljik bir arzu vardır, aslında hiçbir uyarım ve gerilimin olmadığı, ikimize-hepimize bir dünya ideali yaratırız. Oysa bu ideal geçmişte var olan kucak ilişkisinin yeniden canlanması olduğu için, her mekan bulma aslında yeniden mekan bulmadan başkaca bir şey değildir.

Böylelikle aslında her mekana kendimizi yansıtırız, ancak mekanın salt organizasyonu, bizden bağımsız bir maddi-ideolojik hüviyete de sahiptir. Biz de bu hüviyetle, yeniden uzlaşma ilişkisi kurarız.

Mekan demek sınırlar ve bağlanmalar demektir. Bu da libidinal yatırımlar ve hayal kırıklıkları anlamına gelir.  Mekan bizi içine almaya, bağlanmaya, yerleşmeye davet ederken aynı zamanda varoluşumuzun sınırlarını da göstermeye çalışır.  Kamusal mekanlar hem karşılaşma, Öteki ile muhabbet etme imkanı yaratırken hem de, dürtülerimizi kontrol etmemiz gereken bir ortaklık alanında olduğumuzu söyler. Uygarlık mefhumunun çeşitli veçheleri açısından kendine münhasır farklı dillere sahip olan mekan, bizi dönüştürür, dilimize müdahale eder, bizi içerir, içimizdekini bir tercüme yoluyla dışarı çıkarmaya çalışır. İçimizden akan ifade ruhsal-mekanlara yanaşır, sürtünür, sevişir, patlar.

Mekanlar coğrafi ölçekte büyüdükçe , ruhsallığın mekanla etkileşimi de daha karmaşık hale gelir. Şehir insanı yersiz-yurtsuz kılar ve varlığın bir boyutunu anonimleştirir. Bu anonim oluş bir yandan yabancılaşmanın tohumunu barındırırken, diğer yandan da bizi izleyen iç gözün baskısını azaltır. Tanınmıyor olmak kendiliğin spontan ifadesine yol açar, erime imkanı verir. Tıpkı yurtdışına çıkan bir insanın ruhundaki ve konuşmalarındaki sansürün gevşemesi gibi.

Evler, ofisler, işyerleri, aynı zamanda ruhsallığımız işaretini taşıdıkları için, ruhumuzun haritasını da oluştururlar. Ruhsallık tüm bu mekanların kozmosunda ya uyumlu bir melodiye dönüşür ya da yerleşemediği mekanlardan bir semptom, sıkıntı, hastalık olarak taşar.

En temel ihtiyaçlarımızı deşarj etmek, her zaman mekanla ilintilidir. Bir evde sevişiriz, bir restoranda yeriz, bir sokakta haykırırız. Mekanlar dürtülerimizin hareket etme biçimine göre anlamlar kazanır, hizalanır.

kendi tarihimizden parçaları emanet ettiğimiz mekanlar aynı zamanda, interaktif  bir hafızaya dönüşürler. İlk oturduğumuz ev, sevgilimizle ilk öpüştüğümüz park, ilk katıldığımız sarsıcı eylem alanı gibi. Çeşitli düşlemler ve hayal kırıklıkları, mekanların gövdesine kodlanır. Tuvalete yazılar yazılır, parktaki ağaca kalp içinde baş harfler işlenir, duvarla sloganlarla beslenir.

Bununla birlikte durmaksızın büyüyen devasa hareketiyle, kent organsız bir makine gibidir. Duyumlarımıza, ses, koku, ışık, gürültü, temas biçiminde sürekli saldırı, bağımsız varlığını anımsatır, sadece bize ait bir ilişki ve hafıza mekanı olamayacağını hatırlatır. Bu anlamda mekan aynı zamanda, bize sürekli ölümü hatırlatır, her şey kumsala yazılan bir yazı gibidir, kentin ve mekanların dalgası her defasında hikayemizi silerek ölümü anımsatır. Bu anlamda şahsi evler, ölüme karşı küçük sığınaklarımız halini alır, zira en az saldırıya uğrayan ve değişen mekanlar onlardır.


Mekanlar, sadece taşmalarıyla bize saldırmaz, açtığı boşluk ve boşalmalarıyla bize sükûnet te sağlarlar. Bir parkın tenhalığını ağacın altına oturup boş bakma ya da kuş sesleri ile uykuya dalmak bizi var olmanın ağırlığından kurtarır. Bize bakan, arzu eden , yasaklayan, ilişkiye çağıran bir göz ve ses kalmadığında, varlık dürtülmez ve otantik haline geri döner.

Mekanlar aynı zamanda, arkadaşlarımızdan, tarihimizden, ailemizden bize intikal ederler. Somut ya da duygusal olsun, veraset yoluyla bize geçen bu mekanlarda, aynı zamanda, bir ailenin bir topluluğun varoluş hikayelerini, travmalarını, anılarını da canlı tutarız. Eski bir cezaevini müze yapmayı başardığımız da, bu kuşaklararası hafıza aktarımını diri tutmuş oluruz.

Hem mekanların hem de bedenimizin sınırları, bazen duygularımız tarafından tayin edilir. Varoluş alanımızın çapı büyür ya da daralır. Misal dostlarımızla sevdiğimiz bir mekandaysak, vücudumuz dokunulur hale gelir ve hayırlı karşılaşmaların neticesinde varoluşumuz genleşir. Ama tanımadığımız insanlarla küçük bir asansöre bindiğimizde, mekan ve insanlar bedenimizin çapını daraltır. Varoluş duygumuz tenimize kadar geri çekilir, herkes başka bir yere bakar, sıklıkla asansörün kimlik kartı ya da kat düğmeleri okunmaya başlar.

İlişkisel mekanlar haline gelmemiş, kent, kamusal alan, ofis, ev depresyon ve melankoli ve yalnızlıkla dolmaya başlar. Her temas asitli ve değersiz hale gelir. Kişi için zaman da mekanda çarpılmaya uğrar, zaman yavaşlarken, mekan karanlık bir heyula halini alabilir.

Sonuç olarak insan, beden dediğimiz bir mekan içinde var oldukça, ruhsallık ve mekan ilişkisi üzerine kafa yorsun yormasın, mekanın bağlamı bizi etkileyecektir. Zira kimlik dediğimiz şey en nihayetinde tene kazınmıştır.

Oktay Şılar

HERŞEY APAÇIK BULANIK GÖREN BENİM…



Prolog- İfşaat

Sır, insanın kendisini açık etme arzusunun tezahürüdür, ama gizem kıyafeti ile gezer. Nasıl ki sırlanan cam ayna olur, görüntü vermeye müsait hale gelirse, sırlanan insan da aslında, yansımanın peşindedir. Yansıma olmazsa sırrın anlamı olmaz.

Sır, örter gibi davranarak, bir şeyin örtülmüşlüğüne dikkat çekmektir. Dahası kişiler arasında değil, kişinin içindeki kişiler arasında da olabilir.

Bu nedenle sırra vakıf olanın yapabileceği tek şey onu aktarmaktır. Zira sır batınidir. Çoğul bir anlama sahiptir. Armağan olabileceği gibi lanet, vefa olabileceği gibi ihanet de olabilir. Sır suretin peşindedir. Suret ise sırrın ta kendisidir. Ne zaman ki sır ve suretin ayrı şeyler, ikilik olduğu fikri erir yok olur, o vakit en açılmaz sırlar dillenip gerçeğin peygamberleri haline gelirler.

Yaratılışın Üçüncü Günü Olanların Kısa Hikayesi

Dingindi, sular ve dağlar. Ve gökler…

Her şey durdu. Işık ve Karanlık ve Yaratan

Hepsi onu izlediler ürkek bakışlarla…

Elinde meşalesi ve çıplaktı.  Yürüdü, koştu, üzüldü, acıktı, sevindi.

Ve en kötüsü, sordu!

Sonra teslim oldu… Kendine.

Teslimiyet sonsuzluktu ve saf oldu. İsyanı öğrendi.

İşte bu üç gün ve üç gece, karanlıkta ve ışıkta,

Milyonlarca güneş battı ve ay doğdu.

Milyonlarca insan yaşadı ve öldü…

Söz, nefes, kelam ve ezgi için çok şey söylendi, bedel ödendi.

Yaratanın kırılan kalbinden doğanı, bir yaratan bildi.

Maymunun Çığlığı ve Kahramanın Sonsuz Yolculuğu

İnsan kaçınılmaz üç duraktan geçerek kamil olur, kemalatta kendini bulur. Bu duraklar yola çıkış, sınavdan geçiş ve geri dönüştür. İstersek, doğum, yaşam ve ölüm de diyebiliriz.


Yola çıkış aslında ergenlikte maceranın çağrısıyla başlar, bu çağrıyı bazılarımız reddetmeye çalışır hazır reçete masallara inanır bazılarımızsa sesine kulak veririz. Ama çağrı öylesine güçlüdür ki, Siren’lerin sesine kulak tıkayanlar dahi bir yerden ezginin büyüsüne kapılırlar, belki daha sonra unutmak üzere.

Bu yolculukta rüyalar, masallar, özel insanlar, kitaplar, öğretiler tanırız. Bu tanışmaların hepsi aslında kendi ham doğamızın dışından gelen doğaüstü, doğa(m) ötesi yardımlardır. Bu yardımlara kendi oluşumuzu kararak, ilk eşiği geçeriz. Ortak Ben’in dışına çıkarız, kendimize ait olduğunu varsaydığımıza inanmaya ve onu eylemeye başlarız, acemice, korkuyla ve cesaretle. Geldiğimiz yer, ne kendimi ne ortak kültürel evrenimize aittir, henüz olma, pişme yolunda bir ara duraktır. Ailenin ruhsal rahminden çıkarken, geçiş yeri olarak kullandığımız başka bir psikolojik rahimdir. Balinanın karnıdır, açık okyanuslardaki, yanılgılı sığınağımızdır. Oysa henüz zorlukların ilk evresindeyizdir.

Sınavdan Geçiş, inisiye oluşumuzdur, erginlenme ayinimizdir. Düşünülenin aksine sırlı el almalar, gizli ritüeller, cübbeler, rahipler ve kurbanlar yoktur. Var olanlar, sadece bu doğal sürecin mistik karikatürleridir. Önümüze bitmeyecek ve cevabı ömür sürecek sorular, sınavlar çıkar bazen. Her sınav, kendim hakkında bana fikir verirken, aynı zamanda beni şekillendirir, bu şekillenişimle ben de sınavlarımı biçimlendiririm. Sabitlenmeyen, oluş ve krizler içinde bir kimlik oluşturmaya başlarız. Bu sınavlarda karşımıza baştan çıkaran vaatlerle dolu insanlar, makamlar, inançlar ve ideolojiler çıkar, bunlara el uzatmak isteriz ya da kaçınmak. Her vazgeçiş ve uzanış bize ruhsal bir maliyet sunar. Bu maliyetin yükünü hafifletmek için Yasa’nın hakkını verir (Sezar’ın hakkı Sezar’a) yola öyle devam eder ya da ondan küçük putlar yaparak bağımlılık tapınaklarımızı yaratırız. En son Ödül’ü alacağımıza, kazanacağımıza, ele geçireceğimize, Fallus’un (Muktedir oluşun)  bizde olduğu, bize ait olacağı yanılgısına kapılırız.

Yolculuğun son safhası Dönüş’tür. Dönüşün ilk safhası dönüşü reddetmedir, sanki ilk halimize gerileyecek, hiç yola çıkmamış gibi olacağız diye korkarız, döndüğümüz yerin ve dönen benin artık aynı olmadığını, olamayacağını unutarak. Oysa artık biriktirdiğimizin ne olduğunu kavramak için mağaramızdan çıkmak zorunda, ötekiyle hakiki bir ilişki kurabileceğimizi idrak etmek zorundayızdır. ‘’Kim daha önce kaçtığı  yere dönmeyi arzular ki’ şiarı peşimizi bırakmasa da, insan olmanın kozmik döngüsü tam da bunu kabul edip yüzleşebilmekten geçer. Bu durumda kaçınılmaz olan geri dönüş eşiğinden içeri adım atarız, adım attığımız anda fark ederiz ki, aslında her iki dünyanın da ustası haline gelmiş, ayrıldığımız ve vardığımız yerleri kendi ruhsal imbiğimizden süzerek şahsi coğrafyalarımız haline getirmişizdir. Aşina olduğumuzu, olmasak da korkmadığımız biliriz. Çünkü korkacak bir şey yoktur, bu döngü her bireyin öyküsü, her şahsi kahramanlığın sonsuz yolculuğudur. Bunu idrak ettiğimiz anda evrendeki yerimizi anlayan ve ona rıza gösterebilen, yatışmış ama var olma mücadelesini sükûnetle sürdürebilen kamil insan olma sırrına vakıf oluruz. Sır denilen şey kozmik yaşam çemberinden öte değildir, bu çembere dalacak nefesimiz varsa anlayabileceğimiz.

Böylece öğreniriz işte, sırrın kendi yolculuğumuzdan başka bir şey olmadığını.

Epilog: Büyücünün Yolu

Özgürlük arayışı, bildiğim tek dürtü. Oradaki sonsuzluğun içine uçup gitme özgürlüğü. Çözülüp dağılma özgürlüğü; havalanma, bir mum alevi gibi olma özgürlüğü.

O mum ki, milyarlarca yıldızın ışığının önünde durmasına karşın sapasağlam kalır, çünkü asla üstünlük taslamamıştır, ne ise odur sadece bir mum.

Eşlik eden: YARN / Smooth Vibrations

Oktay Şılar / Uzm Psikolog-Psikoterapist

BOŞ BİR ODADA YANSIMALAR

Sonsuzluk ile An’ın ilişkisi nedir?

Soren Kierkegaard

 

Uzun zamandır yalnız başına kaldığım odada düşündüğüm tek soru bu.  Ertelemek nedir? Yani neyi nereye erteliyoruz? Ertelemek var olmaktan kaçınmak mı? Yoksa var olmayı kabullenebilmek mi aksine? Kaderini inkar etmek mi? Yoksa Amor Fati’ye,  kaderini sevmeye,  rıza gösterebilme, katlanabilme becerisi mi?

Erteleme; fanilikten doğan acıya karşı zamanı durdurabilme isteği, ölümsüzlük arzusu, Zamanın Tanrısı olma derdi mi?

Zaman nedir? Kronolojik bir uzlaşma mı? Nörobiyolojik bir zemberek mi? Algıladığımı içime yayabilme süresi mi? Yoksa bir illet mi?

İnsan yavrusu Zaman’a, ne zaman dahil olur? Ona ‘İnsan’ dendiğinde mi yoksa biyolojik olarak doğduğunda mı? Biyolojik varlık olmaktan toplumsal varlık olmaya geçerken mi? Böyle bir geçiş varsa orası neresidir? Psikanalizin söylediği üzere Ödipal dönemde mi? Ebeveynimle sonsuza kadar, o güzelim cennete yaşama arzumdan, pazarlık sonucu vazgeçmemle mi? Karşıt cinsiyetten ebeveynimle yaptığım gönülsüz anlaşmayla mı? Bu adam (Baba), bu Kadın (Anne) değil de,  gelecekteki hayali benzerine rıza göstermek zorunda kaldığım o dönemde mi?

‘’Hazzını şimdi ertele, ileride söz, benzeri senin olacak’’ dendiğinde mi? Bebeksi  şimdiki zamanın sonsuzluğu arzusundan feragat edip,  beklemeye koyulduğum, yani büyümeye başladığım o dönemde mi? Bu açıdan baktığımda erteleme, arzumu şimdilik bastırma, zaman denen mefhuma girme ve bir olgunlaşma mı? Yoksa eski alacağımın tahsilatı yanılsamasıyla ömür boyu avare, divane dolanmam mı?

Büyüdüğümde işin rengi değişecek mi? Bana verilen söz, Hakikat’e rücu edecek mi? Yoksa inandırıldığım masalı defalarca çoğaltarak hep bir şeylerin peşine düşecek ya da bir şeyleri erteleyecek miyim, hakikati bulmak ya da hakikatten kaçmak amacıyla? İkimize bir dünya mı, kendime bir dünya mı, hepimize bir dünya mı?

Hakikatin ve zamanın ve ertelemenin temelinde bir kayıp, bir yas, bir eksilme mi var? Bu eksilme diğer insanlarla, ideallerle örülecek, doldurulacak kadar küçük mü?

Dilin kendisi bizi simgesel dünyaya, kültürel evrene sokan bir kaydırma,  hissedişle ifade ediş arasındaki kaçınılmaz bir mesafe ve hatta sonsuz bir erteleme mi?

Dille bulaşan hastalığı konuşarak tedavi etmeye çalışmamız, bir başka erteleme hali mi? Artık nereye kadarsa…

Ertelemek özünde depresif bir çözüm mü? Daha sonra edinilecek keyif için bir vaat mı? Şunca acının olduğu bir dünyada hayatta kalmanın, durup soluklanmanın, mola vermenin bir yolu mu?

Ertelemek, özgürlük ve kader meselesine dair yanılsamalarla dolu bir çözüm müdür?

Doğrusu, yanlışı ya da eleştirisi olmayan, olamayan, şahsi bir yanıt olarak…

 

Yazıya eşlik eden parça: Lars Leonhard  (Thunderbolt)

Oktay Şılar / Uzman Psikolog- Psikoterapist

 

 

 

 

RADYO HUBRİS: SAHİBİN SESİ RADYOSU

 

Beni anlama olasılığı olan tek bir kişi vardı aslında. Ne yazık ki onu öldürdüm.
Ernesto Sabato/Tünel

Hubris : Kibir

Kibrin en temel dinamiği özünde barındırdığı katlanılamaz acı nedeniyle, insanlardan sürekli sevgi, saygı, itaat talep eden bir ruhsal bir yaranın, içindeki gerçek talebe kulaklarını tıkayıp, durmaksızın çevresini kolaçan eden  ‘Konuşan Ben Makinesi’’ne dönüşmüş olmasıdır.

Büyümenin tarihi, kayıpların ve zorunlu kabullerin içselleştirilmesi tarihidir. Bu tarih, sıklıkla anlatılan çocukluk cenneti tarihi gibi pürüzsüz bir yüzeye sahip değildir. Olması gereken noktasından bakarsak, çocuk, sevilmek için hiçbir şey yapmak zorunda kalmamalıdır. Ona sevgi koşulsuz verilmelidir. Heyhat çocuğun gelişim süreci boyunca, orantısız örselenmelere maruz kalması, ebeveyn olma kapasiteleri yetersiz anne ve babaların yaralarını yüklenmesi, ebeveyn-çocuk rollerinin tersine dönmesi nedeniyle, çocuk varlık zorlu büyüme sürecinin üstesinden gelmek için bazı savunmalar geliştirir. Bu savunmalardan bir tanesi, gerçek benliğin acı veren talepleri ve engellenmelerine karşın, sahte bir benlik inşa etmek, kendi ruhsallığında ve başkalarının gözünde bu sahte benliğin değerini kesintisiz narsistik taleplerle şişirmektir.

Başkalarına değer vermediği halde, onların gözündeki yansımalara muhtaç hale gelen kibirli birey, değersiz bulduğu insanlara aslında kendi içindeki değersizliği yansıtıp, depolamakta ve kişiliğinin olumsuz hislerle dolu parçasını toplumsala ihraç ederek, kendi ruhsal evini iyi ve temiz tutmaya çalışmaktadır. Ancak bu çaba beyhudedir, zira her insan teması, kişinin ruhsal cildinde asidik bir etki yarattığından dolayı, içindeki libidinal ekonomi savaşı, kişi kendi yaralarını ve ihtiyaçlarını tanıyana kadar sürekli tekrarlanacaktır. Çocukluk hikayesinin bugündeki etkilerini bilince çıkarmadan, sembolik geçmişin bugünde defalarca canlanarak, aynı sahneyi kurmasını ve şu andaki varoluşumuzdan nasıl rol çaldığını anlayamadan, bu ruhsal sıkıntıyı çözmek zor olacaktır.

İnsan ilişkilerinin tamamı üzerine gölgesi düşen bu onulmaz acının yarattığı narsistik defansın en uç noktası kibirdir. Kibir, bilinçdışı seviyede bize istediğimizi vermeyen, örseleyen, mesafeli, uzak ya da işgalci ebeveynle kurduğumuz içsel bağlara, yani benlik nesnelerimize karşı yönelttiğimiz saldırının mecazıdır. Nesne bağlarına yapılan bu saldırı, aslında onarım ihtiyacı içinde olan tarafımızın, defalarca alacağını tahsil etme girişimidir. Ancak karşılıksız kesilmiş olan bu çeklerin ruhsal geri ödemesini almak mümkün değildir. Zira ödeyecek kişiler hayatımızdaki canlı figürler değildir. Talepte bulunduğumuz nesneler canlı olmadığından, gerçek, sevgi dolu ve yaratıcı bir ilişki kurma imkanı da ortadan kalkar.

Birey hem patolojik biçimde ilişki kurmaya hem de bu ilişkileri –eğer ona istediği kabul, itaat ve hayranlığı üretmiyorsa- sabote etmeye eğilimlidir. Kendi içinde barındıramadığı kötüyü ve hüsranı yansıtmalı özdeşimle Öteki’ne depoladığı için, ötekinin aklından geçen kötü düşüncelerden hep haberdardır. Aslında bunlar kendi düşüncelerinin yabancılaştırılmış bir formudur. Gözleri her kötülüğü görür ama dışarıda. Her şeyi mutlak olarak bilir ama içeride. Böylece kişi ruhsallığını sürekli ötekilerin üzerine sıvayarak ve oradan geri seken materyale yabancı muamelesi yaparak bölünmüşlüğünü idame ettirir. Bilmiyorsa şüphe eder, yansıttığı şüphenin sonucunu da tekrar gerçek bilgiymiş gibi o işleme koyar. Bu anlamda, sahibin sesi radyosuna hapsolmuş olan bu kötücül savunmalar, asla gerçekle bir ilişki kurulmasına izin vermez. Kişinin radyo frekansı ile gerçekliğin radyo frekansı hiçbir zaman örtüşmez ve biri diğerini işitmez. Eğer işitilecek bir ses varsa, o zaman gerçekliğin sesi kısılır, iç ses sürekli yükseltilir. Konuşan Ben Makinesi hem bilinçdışı konuşmalarla, hem gerçekliği büken algısal diyaloglarla kendi kibir çarkını, yeniden kibir üretmek üzere sürekli döndürür.

Libinal ekonominin bu çarpık gelişimi ve kendi üzerine katlanan tekrarı bazı yaşantılar ve arzular aracılığıyla perçinlenir.

Bunlardan bir tanesi kişinin bitmek tükenmek bilmeyen büyüklenmeci fantezileri ve onların doyurulma talepleridir. Tapılası lider, gönlümüzün sultanı sanatçı, star futbolcu, twitter fenomeni olmak gibi doymak bilmez rütbeler peşinde ömür heba edilir. Hiçbir gerçek üretim ve sevgi olmaksızın her şey ötekinin gözündeki prestijle boyanır hale gelir. Prestij, yalnızca diğer insanların bize bakışı ve düşünceleri sayesinde hissettiğimiz bir şeydir. O halde prestijiyle övünen insan başkalarından ödünç aldığı hayranlık veya korku duyguları sayesinde var olmaktadır. Kendi olmanın imkanlarını harcamış, bir nevi bağımlı haline gelmiştir. Prestiji arttıkça geriye kendi posasından başka bir şey kalmayacaktır.

Fanteziler yani, içimizde yarattığımız arzularla bezeli imge tiyatrosu güç, itaat, onay, cinsellik taleplerini var olmanın önkoşuluymuşçasına sürekli diri tutar. Bu diri hayaller, esas olarak asalak bir işlev görürler. Kişi bir şey vermeden her şeyi alacağı, oral bir talepkarlıkla sadece süt dolu memeyi bekler. O, orada olmakla bile sadece bunu hak etmektedir. Diğer insanların yapması gereken şeyleri yapmasına gerek yoktur. Dünya ona servis edilmelidir, istediği zamanda ve istediği biçimde. Bir şey yapmak yerine, sadece psişik bir yüzey olarak orada beklemesi yeterlidir.

Bu ikonik figür için insanların kendine uyumlanması hatta itaat etmesi ve bunu mümkünse sevgi-saygı ile kararak vermesi elzemdir. Doğrunun ve yanlışın kutsal anahtarları onun elindedir. Hakikat onun ağzından ses vermektedir. İnsanlık onda tecelli etmiştir. Onun elleri en sağlam, kalbi en güçlü, erdemleri en yücedir. Onun yüce suretine yüzünü ekşiten, az da olsa eleştiri getiren herkes aptal ya da hain olmak arasındaki bir çizgi üzerinde sıralanmaya adaydır. Hainleri ve aptalları elediğinizde, onun kurallarına uyduğunuz takdirdeyse dünyanın en özgürlükçü insanıdır. Çünkü kendisinin yasaklamadığı tüm hazları, size serbest kılmıştır. Meşruiyetini ancak buradan inşa edebilen Konuşan Ben Makinesi eğer bir iktidar aygıtını ele geçirmişse, kendisini sevmeyenler için cehennemin kapılarını açmaya hazır hale gelir. Onun sorunu da budur zaten, bir zamanlar sahip olduğu cennetten  ( rahim, meme, güvenli ve sevgi dolu ebeveyn bakımı) travmatik bir şekilde düştüğü için, şimdi Deccal modunda bir varoluş serabına tutulmuş olmasıdır.

Kibirli insan sevilmeye ve onarılmaya en çok ihtiyacı olan insandır. Heyhat fark edemediği derdini anlatabilmenin tek yolu, dünyayı çöle çevirmek olduğundan, Radyo Hubris’in sesi hep baskın çıkacaktır.

 

 

MEÇHUL KIZ : BİLİNEMEZ ÖTEKİNİN UĞULTUSU

Rosetta, Bisikletli Çocuk ve İki Gün Bir Gece gibi filmleriyle kısa zamanda tanınan Belçikalı yönetmenler Dardenne kardeşler son filmleri olan Meçhul Kız’da toplumsal olanla bireysel olanın ortaklaştığı noktada, etik ve diğeri ile olan ilişki üzerine eğiliyorlar. Kaygı ve korkular arasında Öteki’ne uzanmanın ve insan kalabilmenin yolları üzerine bizi düşünmeye davet ediyorlar.
Filmin psikopolitik okumasında, Fransız bayrağında temsil olan mavi, beyaz ve kırmızı renklerinden dem vurabiliriz. Bu üç renk ayrı ayrı yada bir arada olmak üzere filmin bir çok sahnesinde sıklıkla görülür. Bu üç rengin temsil ettiği değerler, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik politik olduğu kadar etik değerlerdir. Ana karakterin yolculuğu da başka bir felsefi düzlemde, bunları yeniden inşa etmekle karakterizedir.  İnsanları gündelik varoluşa mahkum eden kapitalizmin ürettiği riyakarlığa İnsan ve Etik temelli çığlıktır.

Mesleğinde yeni sayılabilecek olan genç doktor Jenny Davin, yoğun bir çalışma gününün akşamında,  mesaisi bittikten sonra ısrarla çalan ofisinin kapısını açmaz. Ertesi sabah kapısına gelen polislerden, kapısını korku dolu bir kadının sığınmak için çaldığını ve daha sonra bu kadının öldüğünü öğrenir. Bu trajik olaydan etkilenen Jenny’nin izini sürmeye başladığı olayın içinde, insan varoluşunun parmak izleri belirmeye başlar.

Film, kendini suçlu hisseden bir vicdanın hakikati bulmak için verdiği savaşın öyküsü gibi görünse de, esas olarak bundan çok daha derin bir insani meseleyi ele almaktadır. Psikanalizin terminolojisi içinden devşirerek açıklayabileceğimiz empati, suçluluk, vicdan kavramlarının intrapsişik çözümlemesi kadar filmi, başka bir felsefi soyutlama düzeyinden okumakta mümkündür.

Film faili meçhul bir ölümün hikayesidir ve görünürde meçhulün kim olduğu bellidir. Meçhul, ölmüş olan kadındır. Ancak dikkatle baktığımız da meçhul olan sadece cesedin adı değildir. Kişi, kendi ölümünü ölemeyeceği için, sadece ölüyken değil, belki ölmeden önce de meçhuldür. Yani meçhullük, ölüme geçişle değil çok daha öncesinde ortaya çıkan bir şeydir. Meçhul olmak insan varlığının doğasına içkindir. Filmde aslında herkes bir seviyede meçhuldür: Çocuk olarak, kadın olarak, seks işçisi olarak, yaşlı olarak, göçmen olarak, insan olarak.

Bu durumda aslında herkes meçhulse, filmde isminden başka bir bilgi olmayan, bize tarihinden hiçbir ipucu verilmeyen Dr. Davin, aslında somut bir insan değil, bir mecaz, bir temsildir. Ona doktor rolünün verilmesi tesadüf değildir. O insan ilişkilerinin hakiki bir temele oturmasını sağlayacak olan bir Şifacı, Onarıcı arketipidir. İnsan olmayı, yani Varlık’ı  temsil eden bir insandır. Bu insan-varlık, ancak Öteki ile olan ilişkisinde anlam bulabilen bir varlıktır. Bunun yolu kendimizi, her zaman meçhul olan ötekine açmak, korkular, kimlikler, inançlar nedeniyle kulaklarımızı ötekine tıkamamaktır.

Film bir mecaz olarak, İnsan-Varlık’ı temsil eden, Jenny’nin dinleme faaliyeti ile açılır. Jenny bir hastasını muayene etmekte, sırt nahiyesinden ciğerlerini dinlemektedir. Buradaki soru şudur? Jenny, neyi dinlemektedir? Dr. Davin, gaipten gelen bir sesi dinlemektedir. Bu ses herkese değil,  doktorda temsil edilen Onarıcı’ya açıktır. Jenny gaipten gelen sesi dinlemeyi ve anonim olan o sesi isme çevirmeyi başaracak olan kişidir. Yani meçhulü adlandıracak olandır. Böylece film, dinleme metaforunu en başa yazar. Burada bir hasta ile ilişkinin seçilmesi de önemlidir. Çünkü hasta, yaşamla ölüm arasındaki insanı, bizatihi hepimizi temsil eder. Ölüme giden birer varlık olarak aslında hepimiz yaşamla ölüm arasında dolanırız.

Film, meçhulün meçhulü dinlemesinin ve onunla konuşmasının hikayesidir. Bu insanın insanla ilişkisidir. Başka’nın, Öteki’nin, Bilinemeyenin-bir anlamda Meçhulün-  filozofu olan Emmanuel Levinas’a göre, başkası mutlak bir ilişkisizlik halidir. Levinas bu mutlak ilişkisizlik içinde, ancak bir meçhul Öteki’nin sorumluluğunu aldığımızda, etiğin özneleştiğini ve insana dönüştüğümüzü söyler. Bu ilişkinin kurulduğu yer ise Yüz’dür. Filmin içinde Jenny’i adalete çağıran, meçhul Öteki’nin sorumluluğunu almaya, etik yani İnsan olmaya davet eden sahne, işyeri kayıtlarında kızın yüzünü gördüğü sahnedir. O sahneye kadar Jenny bu çağrıyı işitmemiştir. Levinas bize, insanın en büyük korkusunun birisi tarafından öldürülmek olduğunu söyler. Tam da bu nedenle ilk yasa maddesi ‘Öldürmeyeceksin’dir. Bir insanın yüzüne bakarak onu öldüremeyiz, bunu yaptığımız anda Etik olarak İnsan tanımından çıkar, bir müsveddeye dönüşürüz. Levinas’ın savaş ve holokost sonrasında, insanı ‘İnsan’ yapan etik sorunsalın peşine düşmüş bir Yahudi filozof olduğunu unutmamak gerekiyor. Yahudiler, hasım olduğu, savaştığı, tehdit oldukları için öldürülmediler. Sadece Öteki yani meçhul bir ‘O’, oldukları için öldürüldüler.

Levinas’a göre bir insanı anlamak imkansızdır. Bir insanı anladığımız iddia etmeye başladığımız andan itibaren, aslında zihnimizde oluşturduğumuz, bir takım tanımlamalar ve fikirlerle ilişki kurmaya başlarız. Bu imgeler her ne kadar diğerinden hasat edilmişse de, nihayetinde bizatihi ‘O’ değildir. Anlamak, bu içsel imgelere, ‘O’muamelesi yapmaktır. Bu imgeler sadece bilişsel yapılar değil, aynı zamanda onların duygularla bezenmiş formlarıdır. Yani bir insanı anladığımızda, onu ruhsallığımız içine alıp, öğütüp yok ederiz. Meçhul olanı tanıdık bir şeye çevirip ve tanıdığımızı iddia ettiğimiz şeye de O deriz. Kendi yarattığımız bir temsile, hakiki bir insan muamelesi yapmaya başlarız. Levinas’a göre bu anlamda bir Öteki’ni anlama imkanı mümkün değildir. Hatta birini anlamaya yakınlaşmanın tek yolu onun hep belirsiz ve muğlak kalmasıdır. Yani birisi olacak, onu hiç anlamayacağımı kabul edeceğim, ama sorumluluğunu yüklenebileceğim.

Levinas’ın felsefesi aşkın bir felsefedir, yani insan bilincini aşan, ötesine geçen felsefedir. Levinas bu aşkınlık noktasına Tanrı’yı yerleştirir. Ama bu bildiğimiz anlamda yaratıcı, muktedir Tanrı değil, Tanrı fikridir. Tanrı’nın varlığına inanmayabiliriz ama Tanrı Fikrinde zuhur eden adalete inanabiliriz. Bu fikir, adaletin kurucusu olan fikirdir. Heidegger’den farklı olarak Levinas’ta Hiçlik’e giden bir Varlık yoktur. Varlık bilinmeyene gider. Çünkü Hiçlik, konuşulabilir, kavranabilir, üzerine düşünülebilir bir şey değildir. Varlık’ın yok olması Hiçlik’e gidiş değil ilginç biçimde mevcudiyete gidiştir. Benim Varoluşum bir Öznenin varoluşu olmaktan çıkar ve Levinas’ın İl Ya (Var) dediği şeye dönüşür. Orada, artık olmayan bir Var’lık olarak kalırız. Olmayan bir Var, ‘Ben’den geri kalandır ve bu Var, benin içinden çekilip gittiği, anonim, öznesiz bir Var’dır. Gitmiş olan hem gitmiştir, hem de gidişiyle birlikte bize varlığını sürekli bildirmektedir. Filmde ölen kadın da varoluşunu yitirmiş, ölmüş, ancak gitmemiştir, hep oradadır, öznesiz bir Var olarak oradadır. Filmin sonuna doğru Dr. Davin ve fail arasındaki konuşma tam da bu durumu özetlemektedir. Fail ısrarla ‘Yüzüme bakma’ der.  Dr. Davin, polise haber vermeyeceğini, ama sorumluluğu üstlenmesini istediğinde, ‘Onun umurunda değil, öldü O’ der. Dr. Davin’in cevabı ‘Ölmüş olsaydı sürekli aklımızda olmazdı’ diye yankılanır. Meçhulün mevcudiyeti, Yüz ve sorumluluk bir kez daha önümüze dikilir.

Var, öznesiz bir uğultu, bir dehşet olarak kalır. İşte insanın kulağı hep bu uğultuya maruz kalır, kulağımız tırmalar ve bizi yutar. Küçük bir çocuğu kaygılanması, karanlıktan korkması, bir gün içi boşalmaya aday bir Varlık olarak hissettiği dehşetin uğultusudur. Yani varoluştan, öznesiz bir Var’a dönüşecek olan bireyin korkusudur.

Var’dan yankılanan bu uğultulu dehşet insan için sorundur. İnsan canlısı, zorunlu olarak öleceği bilgisini içselleştirerek büyür bu nedenle bu dehşetin uğultusundan kaçması imkansızdır. Ölümü alamayan bir bünyenin, ruhsallığın içine defalarca bu bilgi yerleştirilir. İnsan kendisine zincirlenmiştir ve kendisi olmasının sınırları yoktur. Filmdeki karakterlere baktığımızda onların da sınırsız biçimde olma halleri vardır. Olmanın bu sınırsız imkanları nedeniyle insanın kendinden kaçıp kurtulması imkansızdır. Buna rağmen insanda, kendine zincirlenmişliği kırma, kendinden kaçma eğilimleri her zaman mevcuttur. Bu kendini aşma hali transandantaldır. İnsan kendinden kaçarak, kendini aşma girişiminde bulunur. Bu aşkınlık arayışı bizi Öteki ile ilişkiye taşır, ama öteki de mutlak bir ilişkisizlikse bu nasıl olacaktır? İşte beni aşkınlığa taşıyan, kendimin dehşetinden kurtaracak olan, etik olarak öteki ile ilişki, yani onun Yüz’ü ile kurduğum ilişkidir. Beni insan olmaya çağıran buyruk ‘Öldürmeyeceksin’dir.

Etrafımızda kimse yokken, bir başkasını öldürmeme engel olan şey bu felsefi etik temeldir. Bu yasa bizi insan yapar. ‘Beni Öldürme’ olarak da tercüme edebileceğimiz bu sesin yankısında hem merhamet talebi ile hem de bir Emir aynı anda gerçekleşir. Öldürmeyeceksin talebi yüz yüze ilişkide zuhur eder. Öteki var kalışını, bu yasa aracılığıyla bir borç olarak bana devretmiştir. Böylelikle ben, Öteki tarafından rehin alınmış olurum, bu rehin alınmışlık, sorumluluğun başladığı yerdir. Yüz’de görülen bu talep, (merhamet ve buyruk) insanda utanç yaratır. Bu utanç, insanı aşkın, etik bir pozisyona iter. Bu talebi işiten kişi, bilmemiş gibi yapamaz. Tanık olduğu bu şeye sırt çeviremez. Böylece insan için esas olan Varlık değil, Etik olur. Bu ses özünde hep meçhulden gelir. Kutsal kitaplara baktığımızda, Musa’ya Tur Dağı’nda ses meçhulden gelir. Oğlunu kurban edecek ibrahim’e ses yine meçhulden gelir. Her ikisinde de Yüz oradadır. Birinde evladın yüzü, diğerinde ise Tanrı’nın görünmeyen Yüz’ü olarak belirir. İster yanan çalı olsun, isterse bir melek, ‘O’ bir yüzün temsilidir. İbrahim’e seslenildiğin de o ‘buradayım’ diye cevap verir. Buradayım, sorumluluğu almaya hazırım anlamına gelir. İbrahim, Etiği inşa eden Yasa’dan kaçamaz. Evlat katli ve Koç hikayesi sadece bir dolgudur, burada esas anlatılmaya çalışılan, meçhulden gelen sesle kurulan etik bir buradalık ilişkisidir. İbrahim e seslenen Tanrı değil, Tanrı fikridir. Yani Tanrı dediğimiz aslında hep meçhul olan Ötekidir. Öteki Tanrıdır. Tanrı fikri, Meçhulün yerine yerleşmiş olan şeydir. Yani Yasadır. Üçüncüdür. İki kişinin arasına giren ve adil olanı bulmaya çalışandır. Bu boş gösterene Yasa namına Tanrı adını veririz. İlişkinin gerçek anlamda var olabilmesi için her zaman bir üçüncü gerekir. Üçüncü hem Tanık, hem Hakimdir. İkili ilişkiye müdahil olarak, ben ile öteki arasındaki adaleti düzenler. İki insanın birbirine dair edimleri kendilerinin tartması mümkün değildir. Terazinin kefeleri, kendilerini tartmaz, aradaki el tartıyı gerçekleştirir. Eşitlik ilişkisini inşa eder. Bu üçüncü Tanrı fikrinde imlenen Yasa’dır. Tanrı’nın bu ele avuca gelmez, bilinemez, adı dile getirilemez halleri, bizi hep O üzerine düşünmeye çağırır. O, Ben olmayandır. Freudcu anlamda söylersek O aynı zamanda, İd’dir. İd, Ben (Ego) olmayandır. Hep muamma ve meçhul olan O üzerine düşünme imkanı namevcutun, mevcudiyetidir.
Dr. Davin de steteskopla meçhulden gelen sesleri dinleyen ve ötekinin sorumluluğunu bir borç olarak yüklenen, Yüz de imlenen yasayı ve aşkınlık imkanını seçen peygamber özneler gibi davranır.

Dr. Davin, ölen kızın yüzünü gördüğü anda, ölen kendi varlığını bir borç olarak ona devretmiştir. Ve doktor artık anonim bir özneye dönüşen kadının sorumluluğun tam o sahnede yüklenir. Eğer doktor bir temsilse, ondan kaçması mümkün değildir. Bu borç bırakılamaz ve devredilemezdir daha ilginci geri ödenemez bir borçtur. Dr. Davin geri ödemesiz olarak rehin alınmıştır. İşte kendisini hiç tanımadığı birine emanet etmiş olan kadın, bir borç olarak yüklenilmiş, kim olduğu bilinmeden sorumluluğu alınmış hale gelmiştir. Dr. Davin bu ilişkinin sorumluluğunu alırsa etik özne haline gelecektir. Ben dediğimiz etik özne, yani İnsan, ancak bu anlamda ötekini yüklenerek kurulabilir. Özgürlüğümü özgür kılan, bana kendimi aşma potansiyeli veren, Var’ın dehşetinden ve uğultusundan kurtulmamı sağlayan tek şey Öteki’dir. Yoksa varlığımıza zincirli kalırız.

Levinas bu imkana, Hipostaz adını verir. Hipostaz,  bir Varolan’ın ortaya çıkıp anonim bir varlığı üstlenmesidir. Film bağlamında Hipostaz Dr. Davin’dir. Anonim ise ölen kadındır. Adsız olan varlığa doğru çağrılır.

Dr. Davin’in takıntı gibi görünen halleri, olayın peşine şiddetle düşmesi, yanıtlar için sıkıştırması, ertelememesi, unutmaması, onun Şimdi de ısrarıdır. Çünkü anonim özne ile ilişkisi Şimdi de gerçekleşmiştir. Ancak ‘Şimdi’nin içinde kurulan hakiki bir ilişki imkanı bizi gelecekteki kaçamayacağımız, anonim dehşetin uğultusuna karşı insan kılabilir. O nedenle ‘Şimdi’nin içinde, anonim olan şey gelir, sonsuzun dehşeti yırtılır, var olmanın basıncı geçici olarak askıya alınır.

Hakiki bir ilişki önemlidir. Dr. Davin filmdeki tüm karakterlerle yumuşak ama kararlı şimdi de vücut bulan hakiki bir ilişkiye davet eder. Geçmiş öyküleri ya da gelecek korkularının zamanında değil, Şimdi de ilişki kurma kapasitelerini onararak onların var olma imkanlarını genişletir. Dr. Davin adeta hakikatin iletkeni, denek taşıdır. Onunla ilişkiye giren herkes ya sahte ya hakiki olmak zorunda kalır.  Her zaman açıktır, O etik bir yasadır ama yargıç değildir. İnsanları yargılamaz, sorumluluğa davet eder. ‘Şimdi’nin özel bir anlamı vardır. Şimdi, içinde Hiçliğin imkansız olduğu bir yerdir, çünkü olan olmaktadır. Olmakta olanda Hiçlik olamayacağı, imkansızlaştığı için  bu Umut anlamına gelir. Bu nedenle Şimdi hep umuttur, Şimdinin içinde Öteki ile hakiki bir ilişki kurmayı başaran insan da hep umutludur. Öteki aynı zamanda bana, anonim Var’a doğru, giden Ben’i yalnızlığımdan çekip çıkarma, bana kendimden de sıyrılma imkanını da vermiş olur. Ancak bu gidişattaki kendimden sıyrılarak gerçek bir Ben e dönüşmek mümkündür. Bu noktadan baktığımızda empati ve ötekini anlamaya dair hiçbir şey yoktur. Ötekinin tümden meçhullüğünü kabul ederek ilişki içinde kalabilmek vardır. Öteki hep muamma, meçhul, savunmasızdır. Meçhul sonsuz anlam barındırdığından dolayı, Öteki bana aynı zamanda sonsuzluk imkanı sunar. Tanrı bize aslında bir şey söylemeden mırıldanarak geçip gitmiştir. Bize bir şey söylemeyerek, meçhul kalmıştır. Sadece öldürmeyeceksin diye fısıldamıştır. Yasa yerine ikame ettiğimiz Tanrı fikri, bize ‘O’ üzerine düşünme imkanı verir. Bunu sağlayan ‘O’nun bilinemezliğidir. Burada bahsedilen ‘O’ Tanrı değil, meçhul olan Ötekidir. Yani İnsandır.

Bir başka gönderme Habil’le Kabil hikayesi üzerindendir. Kabil, kardeşi Habil’i  Tanrı onun sunularını kabul ettiği ve onu daha çok sevdiğini düşündüğü için öldürmüş ve cesedi ne yapacağını bilememiştir. Belki de ikili ilişki içinde, Öldürmeyeceksin emrinin tecelli ettiği yer burasıdır. Bu hikaye, insanı insan olmaktan çıkaran en eski yazılı örneklerdendir. Filmde i kardeşini sevgilisinden kıskanan ve sevgilisinin onu seçerek kendisini evden atacağından korkan abla, kardeşinin ölümünden sonra sessiz kalmıştır. Dr. Davin’in onu da yargılamaz, ama kardeşinin hikayesine, naaşına sahip çıkmaya çağırır. Adeta, Tanrı’nın kimi daha çok seveceği konusunda rekabet eden kardeşler vardır. Bu Tanrı yerine ebeveynleri de yazabiliriz, ebeveynlerin gözdesi olmak uğruna açık ya da örtük rekabet eden kardeşlerden bahsedebiliriz.
Filmin Levinasçı yorumunda izini sürebileceğimiz  hatlar bunlardır. Sırasıyla Meçhul, Meçhul’ün Yüzü ile karşılaşma, Tanık olma, Öteki üzerine düşünme, onunla olan ilişki üzerinden kendimize ulaşma, sorumluluk alma, bu sorumluluğun ancak etik bir ilişki kipi yani adaletle mana bulması ve herkesin hakikate davet edilmesidir. Dr. Davin karakteri ancak Etikle bezendiğinde İnsan olan öznenin, Öteki ile ilişkisi üzerinden kendisini var kılmanın temsilidir.

 

Film bir Meçhulün başka bir Meçhulle insanlık gailesi üzerine konuşmasının metaforudur.

.

 

SÜPER KAHRAMANLAR İNSANLARDAN NEFRET EDER Mİ?


Eve gitmeden önce biraz azık almak için bakkala uğramıştım. Nedense sakız kokan bu küçük dükkânda, gofret kutusunun dibinde kalan son nevaleyi fileye indirmiş, ağzımın kenarıyla “Hesaba yazıver Veysel Efendi” derken utancımı da cümlenin dibine iliştirmiştim. Veysel Efendi “Ama geçen aydan….” diye başlarken kendimi dışarı atmış, kasetçiden bangır bangır yayılan “Batsın bu dünya!” şarkısına eşlik ederek yola koyulmuştum. Memuriyetten yoksullukla emekli olmama ramak kalmış, yıllardır biriktirdiğim hayaller en fazla birkaç maaş ikramiye olarak hayatıma renk katmıştı. Ancak eksik ciltlerini toplamak için sağa sola yatırdığım para, çizgi romanlar yüzünden heder olup gitmişti. Çocukluğumdan beri çizgi romanlara olan sevdam azalmamış, bilakis hayattan bunaldıkça kendimi uzayda, fezada, Vahşi Batı’da daha fazla fink atarken bulmaya başlamıştım.

Eşimin ölümünden sonra, çocuklar da evden ayrılınca yıllardır yalnız yaşar olmuştum. Biraz daha boş versem neredeyse perili eve dönecek olan hanemin, ağır karanlık kapısına geldiğimde, anahtarı boş yere yokladığımı fark ediverdim.

Anahtar, hasta ziyareti için uğradığım, işyerinden genç arkadaş Ferit Bey’in evinde kalmıştı. Ferit Bey ziyadesiyle saf, yer yer salaklık ölçüsünde şaşkın bir insandı. Beş yaşındaki kızına oyuncak ararken, “Hay Allah ne yapsak acaba?” deyince, ben de tepesinde bir ayıcık olan anahtarlığımı oynasın diye bu soyu sabuk sabiye vermiş, anahtarlığı da orada unutmuştum. Anlaşıldığı üzere salaklığın bulaşıcı bir etkisi vardı. İyilikten maraz doğar diye boşuna söylememişlerdi.

Gerisin geri edip, telefon kulübesine yöneldim, Ferit Bey’e telefon edip “Anahtarı al da başına çal şimdi” diyesim vardı ki, en müşfik ses tonumla tekrar uğrayacağımı söyleyip ahizeyi yerine bıraktım.

Tam dışarı adımımı atacakken, birden gözümü alan şerareler koptu ve ne yapacağımı bilmez halde kendimi kulübenin dibine kıvrılmış halde buldum. Önümde dizlere kadar çıkan kırmızı çizmeler uzayıp gidiyordu. Rüküşlükten nasibini ancak bitpazarı kadar almış olan mahallemizde bu çizmeleri giyecek bir hatun olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Derken göz yuvarlarım daha yukarı hareket etti ve dizlerin bitiminde mavi tayta sarılmış kaslı bacaklar gördüm. İşin rengi, tahmin etmediğim biçimde değişiyordu. Renk tayfında kırmızıdan maviye doğru kayma bir cismin yakınlaştığına delalet ediyormuş. Öğlen arası helva ekmek yediğim sırada, masaya serdiğim neşriyatın ilim irfan kısmında böyle yazıyordu. Belli ki ilim şaşmaz bir öngörüyle hareket ediyor, menfi ya da müspet hemen sonuçları ortaya koyuyordu. Biraz daha yukarıya temaşa eylediğimde, bu defa beni kırmızı bir mayo karşıladı. Daha evvel asabiyeden tımarhaneye doğru yaptığım kısa ziyaretlerde bazı üniformalar görmüştüm ancak bu hiçbirine benzemiyordu. Sarı bir kuşakla sağlama alınmış olan kımızı mayonun üstünde, heyula bir vücut, bu vücudun tam orta yerinde ise kocaman bir S arması vardı. Biraz eprimiş kırmızı bir pelerin bu kostümü tamamlıyordu.
Bir an için, olup bitende bir yamukluk var duygusuna kapılsam da, zihnimin çocuklukta kalmış tarafı, “Süpermen?” diye soruyla inilti arası bir ünlem boca etti, daracık kulübeye. Buna mukabil gelen “Yardım edeyim bey amca” cevabı ise daha da tuhaftı. Yine bir gün ekmek arası helva yerken gazetenin bir köşesinde sürreal sanat diye bir şeyler okumuştum. Ne sanatı, ne yazılanları anlamak mümkün değildi. İşte durum tam olarak böyle cereyan ediyordu ve tek istediğim şey ekmek arası helvanın sükûnetine geri dönmekti.

“Berhudar ol evladım” dememe zaman kalmadan kendimi bu koç yiğidin kollarında buluverdim. Bir yandan mahallelinin şaşkın bakışları arasında eve doğru arşınlanırken, arşınlanırken diyorum çünkü hâlâ bir bebek gibi kucağındaydım, diğer yandan anahtar meselesi üzerine tefekkür etmeye çalışıyordum. Kapıya gelince “Bak evladım” diye bir tirada başlayacaktım ki kapı tokmağını tuttuğu gibi söküverdi hergele. Çocukluğumun kahramanı evime destursuzca adım atarken, ben de arkasından seğirtip onu misafir odasına doğru itiverdim.
Süpermen’in gözlerinin feri kaçmış, ihtişamından pek eser kalmamıştı. “Bey amca, Tanrı misafiriyim kabul edersen” demesiyle, tuhaf karşılaşmamız garip bir ortaklığa dönüşmüştü. Bulgur, cacık ve helvadan oluşan akşam yemeğini sessizce yedikten sonra, birden “Nefret ediyorum abicim” diye nida ediverdi mayolu genç. Onun bu nidası beni ziyadesiyle güldürmüş, “Bilsen bende ne nefretler dolanıyor” diye geçirmiştim içimden.

Hafta sonu olması hasebiyle gecenin gidişatı belli olmuş gibiydi. Peynir, söğüş domates ve rakıyı masaya koymamla birlikte, yavaştan diller çözülmeye başlamıştı. Asabiye doktorum, bana konuşma tedavisinden bahsetmişti. Böyle karşılıklı oturuluyor ama rakı içmeden, uzun uzun havadisler anlatılıyordu. “Tedavi esnasında helva ekmek yemek serbest mi?” diye sorduğumda, Doktor Ruhsar Bey, “Etmeyin Allah aşkına” demiş, söylediğimi kendine ve tedaviye karşı bir tavır olarak değerlendirmiş, yarı kapalı göz kapaklarının ardından bakan şüpheci edasıyla, not defterine bir şeyler karalamıştı. Bu konuşma tedavisi benim nefretlerime dair olacaktı. Henüz birkaç kere teşrik-i mesai etmişken, şimdi karşıma bitik Süpermen çıkmıştı. Doktor Ruhsar Bey’den kaptığım kadarıyla Süpermen’e rakı içirip, konuşma tedavisi uygulamaya karar vermiştim.

Dokunsan ağlayacak durumda olan Süpermen, önce lanetler okuyarak dünyaya istim bıraktıktan sonra, niye böyle nefretle dolup taştığını anlatmaya başladı. Süpermen bizim memlekete başka bir diyardan gelmiş, anası babası bu sübyanı küçükken başka bir ailenin yanına evlatlık verip ortadan kaybolmuşlardı. Yeni evindeki analık ve babalık iyi insanlar olsa da bizim hergelenin iç dünyasına pek vakıf olamamışlardı. Kendi dramından kurtulamayan Süpermen, “Ben çektim eller çekmesin” diyerek varını yoğunu insanlığı kurtarmaya adamıştı. Heyhat yaptıkları kuru bir takdirden öte gitmeyip bir de kendisini insanlardan gizlemek zorunda kalınca, yaşadığı bölünmüş hayata, süperleşmek zorunda kalmasına isyan etmiş, içi insanlara dair kor kızgınlıkla dolmaya başlamıştı. Önceleri alkışlar hoşuna giderken, onu havalara uçururken (kendi tabiriyle!) sonraları yetmez olmuştu. Zamanla insanlığı kurtarmaya yönelik bu telafi çabaları aslına rücu etmiş, dünyadan duygusal alacağını tahsil etmek isteyen öfkeli çocuk tarafı amansızca hortlamıştı.
Ben rakıyı verdikçe veriyor, o da açıldıkça açılıyordu. Birden aklıma okuduğum bir yazı geldi, işe geç kaldığım bir gün vapurda ekmek arası helvayla kayıntı yapmaya çalışırken Viyanalı tabip Zigismund Froyd’un bir açıklamasını okumuştum. Froyd bu yazıda, aşk ve nefretin, bir paranın iki yüzü gibi olduğunu, sevdiğimiz kişilerden şuurdışı halde nefret ettiğimizi ya da nefretimize mucip kişileri şuurdışı arzu ettiğimizi tefrika ediyordu. Nitekim Froyd bu koyu hasedin altında aslında korkular ve içtimai olarak beğenilme, kabul edilme ihtiyaçları olduğunu söylüyor ve bu hislerin analiz edilmesi gerektiğini, başka türlü şifa bulmanın zor olacağını belirterek yazıyı bitiriyordu.

Aslında okuduklarım bana pek uzak gelmemişti, ben de oldum olası insanları sevmez, müdürümden, çalışma arkadaşlarımdan, komşularımdan nefret ederdim. Aslında bütün bu gürültüm sevilme isteğimden kaynaklanıyordu. Beni sevmediğini düşündüğüm bu dünyayı kafamın içinde nicelerce havaya uçurmuş, kimlerin ama kimlerin en acı ölümlerini dilemiş, herkesin önümde saygıyla eğildiği törenlerin düzenlendiği sahneleri hayal etmiştim. Çizgi roman kahramanlarına hayranlığım da buradan geliyordu. Onlar her işin üstesinden geliyorlar, herkes tarafından seviliyorlardı. Oysa herkesin sevip sevildiği bu dünyanın tek yalnızı olan ben, insanlara kötü davranıp kendimden mahrum bırakarak intikamımı alıyordum.

Ben kendi nefretime dalmış giderken, şirazesi yavaştan kaymaya başlamış olan Süpermen “Abi insanı ancak yuvasından gelen yaralar!” diye terennüm etmekteydi. İşte o anda bir şimşek gibi gözlerimin önünde çakan gerçeği idrak ettim. Süpermen Kriptonit’ten bahsediyordu. Çizgi romanlarda, bu durdurulamaz kahramanı dize getirmenin tek yolu, kendi memleketine, kendi evine münhasır olan bu elementi ona doğrultmaktı. Böylece Süpermen bitap düşüyor, çarkçı katırı gibi dön baba dönüyor, ne denirse onu yapıyordu. Yani Süpermen’in gücü yuvasından getirdiği kadardı.

Yuvasından yeterince sevgi ve iyilik depolayarak gelmediği için, bu kendini sevmeme, kıymetsizlik hislerini önce dünyayı kurtarma hayalleriyle alt etmeye çalışmış, heyhat yaş kemale erip sahte alkışlar, kof övgüler yetmez hale gelince, içinde dümeni ele geçirmeye hazır olan nefret ejderhası yönetime el koymuş ve ilk saldırısını telefon kulübesinde bana yapmıştı. Ancak kendinden beter durumdaki beni görünce yine yardım etmeye yönelik insiyakla harekete geçmiş, böylece fasit bir daire haline gelen kaderine teslim olmuştu.
Doktor Ruhsar Bey’den kaptığım bir iki cümleyle vaziyeti toparlama gayesiyle, “Peki ne isterdin, nasıl olsa hayat sana bayram olurdu?” deyince, önce ağlamaktan kızarmış gözleriyle melül melül baktı bana ve sonra, “Bir yuvam olsa, bir sevenim olsa, kendim olmaktan başka bir şey olmaya zorlanmasam!” deyiverdi. Garipti. Onun ilacı olan şey, benim için hastalığın ta kendisiydi. Bir evim vardı, tüm nemrut hallerime rağmen insanlar beni anlamsızca seviyorlar, belki de delidir deyip idare ediyorlardı. “Kendimden başka bir şey olmasam, sadece kendim olsam” düşüncesi benim için başlı başına faciaydı, ben tam da kendime katlanamıyordum. Bu fikirlerimi söyleyince, “Seni kim sevmedi bu kadar! Ne incitti bu denli” deyiverdi. Ben de gayri ihtiyari “Aslında kimse!” diye yanıtladım.

Şimdi ikimizin de hisleri alevli bir hal almıştı, neredeyse birbirimizin dudaklarına yapışacakken, aklıma sefertasına koyacağım yarınki ekmek arası helvamı getirerek kendimi bu salya sümük duygusallıktan kurtardım. Nefret meselesi böyle, kabak çocukların başını okşar gibi iki hareketle çözülseydi, pek sihirli olurdu. Süpermen ve ben bu konuda tam aksi fikirlere sahiptik, muhtemelen Doktor Ruhsar Bey ve Viyanalı Tabip Froyd, Süpermen’i desteklerdi. Oysa ben bu amatör konuşma tedavisinin yaralara şifa olacağını pek düşünmüyor, hatta bu bitap gencin evime yerleşme planları kurduğundan şüpheleniyordum. Alkol içinde yüzen puslu zihnim, işin içinde bir bit yeniği olduğunu can havliyle haykırmaya çalışıyor, ancak şüpheyle karılmış nefretim Süpermen’e daha da ayar olmaya başlıyordu. Her ne kadar çizgi romanlardaki kahramanların ölümsüzlüğüne inansam da, karşımdaki adam bayağı etten kemiktendi. Yavaştan bu pejmürde haldeki sarhoşu gözüme kesmeye başlamış, rahatsız edici sorularının karşılığını, anlayacağı dilden layığıyla vermeye karar kılmıştım.

Uzun zamandır tam randımanlı çalışmayan nefret ejderham nihayet harekete geçmiş ve Süpermen’i sinsice avlamaya karar vermişti. Birden Süpermen’e Rus ruleti oynamayı teklif ettim. Evde babadan miras bir altıpatlarım vardı. Kendine dair sayıklamalarında kaybolan Süpermen’in “Oynamayan şerefsizdir” demesiyle, tabancayı (tabii ki dolu halde!) eline tutuşturmam bir oldu. Önce alık alık namluya bakan Süpermen, silahı yavaşça yüzüme doğrultarak tetiğe bastı. Son düşündüğüm şey, bu işte bir yamukluk olduğuydu. İnsanları kurtarmakla mükellef süper kahraman bir insanı katletmiş, nefretini bayrak gibi sallayan ben ise tüm yaşama irademe rağmen dört kolluya binmiştim.

Kim inanırdı Araf’ta kahvaltı yerine ekmek arası helva verildiğine. Yavaşça lokmamı ısırırken memuriyetten birinin evinde ayna karşısında intihar ettiğini okudum. Komşuları adamcağızın az konuşan, çizgi roman düşkünü ve bazen kendi kendine konuşan mecnun bir hali olduğundan dem vuruyorlardı. Helvasını mahalleli kavurmuş, ekmek arası fukaraya dağıtmışlardı.

Bana gelince, geç de olsa anladım, insanın gücü yuvasından verilen kadarmış.
 

HAZDAN BUNALAN SİYASETEN PİŞMANLAR

Bu yazı PSİKEART dergisinin Pişmanlık sayısında yayınlanmıştır.

Siyaseten pişmanlık, genellikle hayra doğru giden bir şey değildir. Tarihin birçok kesitinde pişmanlığın vardığı yer en hafifinden özür dilemek, en ağırından ruhsal mahallesinin küçük çıkarlarını korumak için teslimiyet, nedamet ve ihanet olmuştur.

İnanılır ve güvenilir olma sorununu bir kenara bırakırsak, siyaseten pişman insan için onurlu olan iki seçenek vardır. Ya emekli olmak, artık sözünün hükmünün olmadığını kabul edebilme erdemini göstermek yani kastrasyonu sindirmeyi denemek ya da apaçık olan tarihsel hakikatin lehine nefer olmak ve üzerine düşen ne ise sadece onu, daha fazlasını değil,  sadece onu samimiyetle yapmayı denemektir.

Bunun dışında kalan seçeneklerin tamamı çürümeye hizmet eden, insanı kullanışlı bir uşaktan öte taşımayan seçeneklerdir. Aksini görmek istiyorsak tarihe bakalım diyeceğim ama bu insanlar tarihe not olarak düşebilecek kalibrede olmadıklarından dolayı sadece etkilerine bakabiliriz.

İnsanın geçici varoluşunda ulaşabileceği en kamil  yer olarak, ancak zorunluluklarının bilincine vardığı, bunu bütün gücü, yetersizliği ve mutluluğu ve acısıyla kabul etmeyi başardığı an iç sesin tarihsel bir söyleşiyi barındırdığı andır.

Kendi olmaktan öte, kendisinin bir temsil olduğunu hissettiği o an, ötekiyle gerçekten konuşabilmemizi mümkün kılan hakiki aralıktır.

Her açıdan tartışmaya, genişletilmeye açık olan bu kısa girizgahtan sonra kişiler üzerinden yükselen temsillere dair bir iç diyaloğun sesini duyulur hale getirebiliriz. Buraya Te De Fabula Narratur diyelim, yani anlatılan, temsil olarak senin hikayendir. Bu hikaye borçlarının silineceği, üstlenileceği bir  dostluk elidir aynı zamanda.  Ancak yer yer sertleşen bir dostluk eli, zira en azından kendinle yüzleşmende hakiki bir taraf olmalı, ne için, kim için olduğunun, neden böyle davrandığının muhasebesini yapmalı, görünmeyen kurbanların için sessizce, bir an için olsa bile üzülmelisin. Çünkü tüm bunlar olup biterken, sen oradaydın ve kalbinin derinliklerinde bu hikayenin nasıl bir karanlık olduğunu biliyordun ama ya sustun ya karanlığı aydınlatma umuduyla, karanlığın dilinden onun lehine konuştun, onun değirmenine su taşıdın. Evet, bunun için üzülmen, bizim de üzülmemiz gerekiyor.

 

Sen ve ben arasındaki pişmanlık diyaloğuna şuradan başlamak istiyorum. Sen, ‘sen’ misin, Ben, ‘ben’ miyim? Sen derken ne diyoruz aslında? Seni inşa eden tarihsel maddi güçler, sen de nasıl tezahür ediyor? Bir an için, sen basit gibi görünen bir tercihi yaparken, aslında tarihteki bir çizgiyi temsil eden bir ‘şey’e dönüşüyor olabilir misin?

Maniheist bir metaforu biraz riskli de olsa kullanmayı göze alarak, meseleyi basitleştirmeyi deneyeceğiz. Bir tarafta insana ait olan her şeye ‘Bunlar benim!’ diyerek inceltilmiş ya da gaddarca her türlü şiddetle el koymak isteyen, iştahı tükenmez, duygularından arınmış, muktedir kalmanın pratiklerini 300 yıldır damıtmış, bunları uygularken eli dahi titrememiş bir karanlık var.

Diğer yanda artık canlarından başka kaybedecek bir şeyi kalmamış,  kim olduklarını, güçlerini unutmuş, ama hatırlayıp silkindiği her anda tarih sahnesine mim koymuş aydınlıktan yana insanlar var. Sömürülen, yük katırı gibi her işe, her dine, her ideolojiye koşulan, koştukça takati azalan, ama içinden hep bir adım öne insanlar çıkararak, karanlığı dağıtmaya çalışan, mutluluktan başka bir şey istemeyen, kimseye yük olmak istemeyen, kimsenin ne olduğu meselesi ile uğraşmak istemeyen insanlar…

 

Tarih boyunca savaş baltaları bilendi, saflar mevziler tutuldu, taktikler pazarlıklar konuşuldu, siperler kazıldı ve bu iki tarafın esasen herhangi bir uzlaşma ile sonuçlanmayacak savaşı hep devam ede geldi. ”Hepsi benim!” diyenle, ”hepimizin” diyen nasıl uzlaşacaktı ki? Zira diğerine, sulh adına ne verirsen ver doymuyor hep dahasını ve dahasını ve dahasını istiyordu. İstemeye de devam edecek, senin pek bir değer verdiğin ‘vicdan’ kelimesinin onun pazarında hiçbir zaman değeri olmadı.

Uzun zamandır dünyada ve bu ülkede artık yeni bir eşiğin etkileri hissediliyor. Kabarıyor, taşıyor, bastırılıyor. Oyun bir yandan gittikçe sertleşiyor, diğer yandan görüntü de netleşiyor. Artık dünyada ara pozisyonlar, yancılık, ‘malı buradan götürürüm, Kaz Dağları’nda küçük özerk bir mahalle inşa ederim” kısmı iflas ediyor.

Geliyorlar, çocuğuna, geleceğine, hayatına el koymak üzere hem de.. İnanmak istemiyorsun, inkar savunması çalışıyor, ”bize olmaz, burada olmaz, bana olmaz!’ diyorsun. Umarım, olmasın demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Çünkü çok rantını yedin sen de tarihin. Bunlar demokrat diye karanlığı pazarlamakla başladın işe, yazdın, çizdin, AB fonları aldın ve afiyetle yedin, ipe sapa gelmez kitaplar yazdın, içinde bir cümle olmayan filmler çektin. Vicdan, mikrotarih, yüzleşme dedin ve hep kendi içinle uğraşmanın ideolojisini ürettin. Kendine bak, geçmişe bak ama asla seni yöneten, manipüle eden, zorlayan, gerektiğinde besleyen sisteme bakma.

Ürettiğini sandıkların da senin değildi, sen onları yapasın diye, nice insan üretti tarih boyu, emekçilerden bir Babil Kulesi’nin tepesine oturdun ve oradan payeler dağıttın. Kimin demokrat, kimin vesayetçi, kimin ne mal olduğunu söyledin durdun. Söylemedin, tefrika ettin, tehdit ettin, yalan söyledin.

 

Oysa mesele hiç karışık değildi. Bir tarafta muktedirlere akıl vereceği illüzyonunda yaşayan ve bunun ideolojik kültürel yeniden üretimini yapan sen vardın. Diğer tarafta sana her şeyini vermiş ama ilginçtir ki, senden basit bir şey dışında hiçbir şey istemeyen bir ses vardı. Bu çok ilginç bir teklifti. Sana her şeyi veren ama senden hiçbir şey istemeyen bir sese kulaklarını tıkadın. ‘Sen tarihe tanıklık et, hiçbir şey yapamazsan sadece iyi bir arşivci ol, senden bir sonra gelecek olana bu sesi iletmekten başka bir şey yapma’ diye rica eden birileri vardı. Onlar, sen bunu yapabilesin diye bir adım öne çıktılar. Dünyanın her yerinde çalıştılar, ürettiler, düşündüler, katledildiler, onar biner öldüler, kadın çocuk tecavüze uğradılar, işten atıldılar aç kaldılar, işkence gördüler, toplama kamplarını ve atom bombalarını yaşadılar, savaştılar ve yok edildiler. Kör karanlık bir gece de, kurşuna dizilmeden önce, kendilerini duyacak insan bile yokken, ağlamadılar, yalvarmadılar, küçük bir çıkar karşılığı kendilerini satmadılar, gecenin kör karanlığına inançlarını haykırarak can verdiler. Sen tarihin içinde o sesin yankısını duyasın diye.

Peki sen, tüm bunları göresin, bilesin, tanık olasın ve ‘tarih şahidimdir ki, bu insanlar, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik için seslendiler, işittim’ diyeceğin yerde ne yaptın?  Muktedirlerin sözünü ürettin. Sadece bunu yaptın. ‘Ya galiba burada yanlış bir şey oluyor, bu karanlıktan hayır çıkmaz’ diyenlere, insanın ağzına yakışmayacak küfürlerle cevap verdin. Yüksek teori, geniş çevre, uluslararası liberal koordinasyonlar derken bir gün baktın ki, çöp tenekesinin dibini boylamışsın. Bütün kredini, bütün güvenilirliğini yitirmişsin. Aslında içten içe yayılan nihilizmini, umutsuzluğunu, muktedirlerin yancısı olarak zafere çevirmeye çalışmışsın. Oysa muktedirler, işlerini  iyi yaparlar ve emin ol tarih boyu sana benzemez nicelerini yola getirdiler, sonra defterlerini de dürdüler.

 

Şimdi artık ‘sen’ ve ‘ben’ derken kişilerden değil, uzlaşmaz ve kapışması ertelenebilir ama kaçınılmaz iki çizgiden bahsettiğimi, senin ve benim onların birer temsili olduğumuzu görmüş oluyoruz. Sen ve ben daha kendimizin ne olduğunu bilmezken tarihin hayaleti bizim içimizde yerini almaktaydı. Ve yapmamız gereken çok basitti, popüler bir tabirle söylersek Dark Side’a geçmemek gerekiyordu. Çünkü o çizgiye geçmemen gerektiği dışında senden hiçbir şey istenmedi. Tarihin üretim bolluğunda yaşadın, birçok imkana eriştin, hiçbir bedel ödemen istenmedi. Sen bunlara ulaş diye koca bir ses seni çoğalttı. Tek yapman gereken, bir gözcü gibi durmak, aklını, sözünü, kalemini küçük rantlar uğruna büyük muktedire satmamaktı. Yani her şeyi alıp, hiçbir şey vermeyecektin. Onu da yapamadın.

Şimdi, ne kadar, mağdur olduğunu anlatarak ortalıkta gezen sağdan soldan birçok insan var. Ama mağduriyetlerini bile kazanç kapısına çevirmeyi hesaplıyorlar. Kendilerine kırgın olanları anlamıyor, hatta eleştiriyorlar, hadi yeniden kucağınıza alın bizi avutun diyorlar. Ama hakikatli bir muhasebe gerekmez mi diyenlere, şimdi safları bozma zamanı değil diye yeniden akıl veriyorlar, bozmayın dediği safları tarumar edenler kendileri değilmişcesine..

Küçük kırıntılarla oyalanma zamanı yavaş yavaş geçiyor. Sen, pişman, neye pişman olduğunu idrak edebildin mi? Ve hiç olmazsa onurlu bir emekliliğe ya da tekrar sıra neferi olmaya hazır mısın?

Unutma, sana her şeyi veren bir emek tarihi, senden neredeyse hiçbir şey istemiyorsa, tek istediği safını terk etmemense ve bunu yapmıyorsan, bu kadar basit bir gerçeği bilerek hala yoluna böyle devam ediyorsan, pişmanlıktan ihanete doğru yelken açmışınsındır. İnsan olmak ve sonunda çürümek yazgımız, bunu biliyoruz ama çürüyerek insan olmak mümkün değil. Hazzın fazlası acıdır.