RADYO HUBRİS: SAHİBİN SESİ RADYOSU

 

Beni anlama olasılığı olan tek bir kişi vardı aslında. Ne yazık ki onu öldürdüm.
Ernesto Sabato/Tünel

Hubris : Kibir

Kibrin en temel dinamiği özünde barındırdığı katlanılamaz acı nedeniyle, insanlardan sürekli sevgi, saygı, itaat talep eden bir ruhsal bir yaranın, içindeki gerçek talebe kulaklarını tıkayıp, durmaksızın çevresini kolaçan eden  ‘Konuşan Ben Makinesi’’ne dönüşmüş olmasıdır.

Büyümenin tarihi, kayıpların ve zorunlu kabullerin içselleştirilmesi tarihidir. Bu tarih, sıklıkla anlatılan çocukluk cenneti tarihi gibi pürüzsüz bir yüzeye sahip değildir. Olması gereken noktasından bakarsak, çocuk, sevilmek için hiçbir şey yapmak zorunda kalmamalıdır. Ona sevgi koşulsuz verilmelidir. Heyhat çocuğun gelişim süreci boyunca, orantısız örselenmelere maruz kalması, ebeveyn olma kapasiteleri yetersiz anne ve babaların yaralarını yüklenmesi, ebeveyn-çocuk rollerinin tersine dönmesi nedeniyle, çocuk varlık zorlu büyüme sürecinin üstesinden gelmek için bazı savunmalar geliştirir. Bu savunmalardan bir tanesi, gerçek benliğin acı veren talepleri ve engellenmelerine karşın, sahte bir benlik inşa etmek, kendi ruhsallığında ve başkalarının gözünde bu sahte benliğin değerini kesintisiz narsistik taleplerle şişirmektir.

Başkalarına değer vermediği halde, onların gözündeki yansımalara muhtaç hale gelen kibirli birey, değersiz bulduğu insanlara aslında kendi içindeki değersizliği yansıtıp, depolamakta ve kişiliğinin olumsuz hislerle dolu parçasını toplumsala ihraç ederek, kendi ruhsal evini iyi ve temiz tutmaya çalışmaktadır. Ancak bu çaba beyhudedir, zira her insan teması, kişinin ruhsal cildinde asidik bir etki yarattığından dolayı, içindeki libidinal ekonomi savaşı, kişi kendi yaralarını ve ihtiyaçlarını tanıyana kadar sürekli tekrarlanacaktır. Çocukluk hikayesinin bugündeki etkilerini bilince çıkarmadan, sembolik geçmişin bugünde defalarca canlanarak, aynı sahneyi kurmasını ve şu andaki varoluşumuzdan nasıl rol çaldığını anlayamadan, bu ruhsal sıkıntıyı çözmek zor olacaktır.

İnsan ilişkilerinin tamamı üzerine gölgesi düşen bu onulmaz acının yarattığı narsistik defansın en uç noktası kibirdir. Kibir, bilinçdışı seviyede bize istediğimizi vermeyen, örseleyen, mesafeli, uzak ya da işgalci ebeveynle kurduğumuz içsel bağlara, yani benlik nesnelerimize karşı yönelttiğimiz saldırının mecazıdır. Nesne bağlarına yapılan bu saldırı, aslında onarım ihtiyacı içinde olan tarafımızın, defalarca alacağını tahsil etme girişimidir. Ancak karşılıksız kesilmiş olan bu çeklerin ruhsal geri ödemesini almak mümkün değildir. Zira ödeyecek kişiler hayatımızdaki canlı figürler değildir. Talepte bulunduğumuz nesneler canlı olmadığından, gerçek, sevgi dolu ve yaratıcı bir ilişki kurma imkanı da ortadan kalkar.

Birey hem patolojik biçimde ilişki kurmaya hem de bu ilişkileri –eğer ona istediği kabul, itaat ve hayranlığı üretmiyorsa- sabote etmeye eğilimlidir. Kendi içinde barındıramadığı kötüyü ve hüsranı yansıtmalı özdeşimle Öteki’ne depoladığı için, ötekinin aklından geçen kötü düşüncelerden hep haberdardır. Aslında bunlar kendi düşüncelerinin yabancılaştırılmış bir formudur. Gözleri her kötülüğü görür ama dışarıda. Her şeyi mutlak olarak bilir ama içeride. Böylece kişi ruhsallığını sürekli ötekilerin üzerine sıvayarak ve oradan geri seken materyale yabancı muamelesi yaparak bölünmüşlüğünü idame ettirir. Bilmiyorsa şüphe eder, yansıttığı şüphenin sonucunu da tekrar gerçek bilgiymiş gibi o işleme koyar. Bu anlamda, sahibin sesi radyosuna hapsolmuş olan bu kötücül savunmalar, asla gerçekle bir ilişki kurulmasına izin vermez. Kişinin radyo frekansı ile gerçekliğin radyo frekansı hiçbir zaman örtüşmez ve biri diğerini işitmez. Eğer işitilecek bir ses varsa, o zaman gerçekliğin sesi kısılır, iç ses sürekli yükseltilir. Konuşan Ben Makinesi hem bilinçdışı konuşmalarla, hem gerçekliği büken algısal diyaloglarla kendi kibir çarkını, yeniden kibir üretmek üzere sürekli döndürür.

Libinal ekonominin bu çarpık gelişimi ve kendi üzerine katlanan tekrarı bazı yaşantılar ve arzular aracılığıyla perçinlenir.

Bunlardan bir tanesi kişinin bitmek tükenmek bilmeyen büyüklenmeci fantezileri ve onların doyurulma talepleridir. Tapılası lider, gönlümüzün sultanı sanatçı, star futbolcu, twitter fenomeni olmak gibi doymak bilmez rütbeler peşinde ömür heba edilir. Hiçbir gerçek üretim ve sevgi olmaksızın her şey ötekinin gözündeki prestijle boyanır hale gelir. Prestij, yalnızca diğer insanların bize bakışı ve düşünceleri sayesinde hissettiğimiz bir şeydir. O halde prestijiyle övünen insan başkalarından ödünç aldığı hayranlık veya korku duyguları sayesinde var olmaktadır. Kendi olmanın imkanlarını harcamış, bir nevi bağımlı haline gelmiştir. Prestiji arttıkça geriye kendi posasından başka bir şey kalmayacaktır.

Fanteziler yani, içimizde yarattığımız arzularla bezeli imge tiyatrosu güç, itaat, onay, cinsellik taleplerini var olmanın önkoşuluymuşçasına sürekli diri tutar. Bu diri hayaller, esas olarak asalak bir işlev görürler. Kişi bir şey vermeden her şeyi alacağı, oral bir talepkarlıkla sadece süt dolu memeyi bekler. O, orada olmakla bile sadece bunu hak etmektedir. Diğer insanların yapması gereken şeyleri yapmasına gerek yoktur. Dünya ona servis edilmelidir, istediği zamanda ve istediği biçimde. Bir şey yapmak yerine, sadece psişik bir yüzey olarak orada beklemesi yeterlidir.

Bu ikonik figür için insanların kendine uyumlanması hatta itaat etmesi ve bunu mümkünse sevgi-saygı ile kararak vermesi elzemdir. Doğrunun ve yanlışın kutsal anahtarları onun elindedir. Hakikat onun ağzından ses vermektedir. İnsanlık onda tecelli etmiştir. Onun elleri en sağlam, kalbi en güçlü, erdemleri en yücedir. Onun yüce suretine yüzünü ekşiten, az da olsa eleştiri getiren herkes aptal ya da hain olmak arasındaki bir çizgi üzerinde sıralanmaya adaydır. Hainleri ve aptalları elediğinizde, onun kurallarına uyduğunuz takdirdeyse dünyanın en özgürlükçü insanıdır. Çünkü kendisinin yasaklamadığı tüm hazları, size serbest kılmıştır. Meşruiyetini ancak buradan inşa edebilen Konuşan Ben Makinesi eğer bir iktidar aygıtını ele geçirmişse, kendisini sevmeyenler için cehennemin kapılarını açmaya hazır hale gelir. Onun sorunu da budur zaten, bir zamanlar sahip olduğu cennetten  ( rahim, meme, güvenli ve sevgi dolu ebeveyn bakımı) travmatik bir şekilde düştüğü için, şimdi Deccal modunda bir varoluş serabına tutulmuş olmasıdır.

Kibirli insan sevilmeye ve onarılmaya en çok ihtiyacı olan insandır. Heyhat fark edemediği derdini anlatabilmenin tek yolu, dünyayı çöle çevirmek olduğundan, Radyo Hubris’in sesi hep baskın çıkacaktır.

 

 

Reklamlar

MEÇHUL KIZ : BİLİNEMEZ ÖTEKİNİN UĞULTUSU

Rosetta, Bisikletli Çocuk ve İki Gün Bir Gece gibi filmleriyle kısa zamanda tanınan Belçikalı yönetmenler Dardenne kardeşler son filmleri olan Meçhul Kız’da toplumsal olanla bireysel olanın ortaklaştığı noktada, etik ve diğeri ile olan ilişki üzerine eğiliyorlar. Kaygı ve korkular arasında Öteki’ne uzanmanın ve insan kalabilmenin yolları üzerine bizi düşünmeye davet ediyorlar.
Filmin psikopolitik okumasında, Fransız bayrağında temsil olan mavi, beyaz ve kırmızı renklerinden dem vurabiliriz. Bu üç renk ayrı ayrı yada bir arada olmak üzere filmin bir çok sahnesinde sıklıkla görülür. Bu üç rengin temsil ettiği değerler, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik politik olduğu kadar etik değerlerdir. Ana karakterin yolculuğu da başka bir felsefi düzlemde, bunları yeniden inşa etmekle karakterizedir.  İnsanları gündelik varoluşa mahkum eden kapitalizmin ürettiği riyakarlığa İnsan ve Etik temelli çığlıktır.

Mesleğinde yeni sayılabilecek olan genç doktor Jenny Davin, yoğun bir çalışma gününün akşamında,  mesaisi bittikten sonra ısrarla çalan ofisinin kapısını açmaz. Ertesi sabah kapısına gelen polislerden, kapısını korku dolu bir kadının sığınmak için çaldığını ve daha sonra bu kadının öldüğünü öğrenir. Bu trajik olaydan etkilenen Jenny’nin izini sürmeye başladığı olayın içinde, insan varoluşunun parmak izleri belirmeye başlar.

Film, kendini suçlu hisseden bir vicdanın hakikati bulmak için verdiği savaşın öyküsü gibi görünse de, esas olarak bundan çok daha derin bir insani meseleyi ele almaktadır. Psikanalizin terminolojisi içinden devşirerek açıklayabileceğimiz empati, suçluluk, vicdan kavramlarının intrapsişik çözümlemesi kadar filmi, başka bir felsefi soyutlama düzeyinden okumakta mümkündür.

Film faili meçhul bir ölümün hikayesidir ve görünürde meçhulün kim olduğu bellidir. Meçhul, ölmüş olan kadındır. Ancak dikkatle baktığımız da meçhul olan sadece cesedin adı değildir. Kişi, kendi ölümünü ölemeyeceği için, sadece ölüyken değil, belki ölmeden önce de meçhuldür. Yani meçhullük, ölüme geçişle değil çok daha öncesinde ortaya çıkan bir şeydir. Meçhul olmak insan varlığının doğasına içkindir. Filmde aslında herkes bir seviyede meçhuldür: Çocuk olarak, kadın olarak, seks işçisi olarak, yaşlı olarak, göçmen olarak, insan olarak.

Bu durumda aslında herkes meçhulse, filmde isminden başka bir bilgi olmayan, bize tarihinden hiçbir ipucu verilmeyen Dr. Davin, aslında somut bir insan değil, bir mecaz, bir temsildir. Ona doktor rolünün verilmesi tesadüf değildir. O insan ilişkilerinin hakiki bir temele oturmasını sağlayacak olan bir Şifacı, Onarıcı arketipidir. İnsan olmayı, yani Varlık’ı  temsil eden bir insandır. Bu insan-varlık, ancak Öteki ile olan ilişkisinde anlam bulabilen bir varlıktır. Bunun yolu kendimizi, her zaman meçhul olan ötekine açmak, korkular, kimlikler, inançlar nedeniyle kulaklarımızı ötekine tıkamamaktır.

Film bir mecaz olarak, İnsan-Varlık’ı temsil eden, Jenny’nin dinleme faaliyeti ile açılır. Jenny bir hastasını muayene etmekte, sırt nahiyesinden ciğerlerini dinlemektedir. Buradaki soru şudur? Jenny, neyi dinlemektedir? Dr. Davin, gaipten gelen bir sesi dinlemektedir. Bu ses herkese değil,  doktorda temsil edilen Onarıcı’ya açıktır. Jenny gaipten gelen sesi dinlemeyi ve anonim olan o sesi isme çevirmeyi başaracak olan kişidir. Yani meçhulü adlandıracak olandır. Böylece film, dinleme metaforunu en başa yazar. Burada bir hasta ile ilişkinin seçilmesi de önemlidir. Çünkü hasta, yaşamla ölüm arasındaki insanı, bizatihi hepimizi temsil eder. Ölüme giden birer varlık olarak aslında hepimiz yaşamla ölüm arasında dolanırız.

Film, meçhulün meçhulü dinlemesinin ve onunla konuşmasının hikayesidir. Bu insanın insanla ilişkisidir. Başka’nın, Öteki’nin, Bilinemeyenin-bir anlamda Meçhulün-  filozofu olan Emmanuel Levinas’a göre, başkası mutlak bir ilişkisizlik halidir. Levinas bu mutlak ilişkisizlik içinde, ancak bir meçhul Öteki’nin sorumluluğunu aldığımızda, etiğin özneleştiğini ve insana dönüştüğümüzü söyler. Bu ilişkinin kurulduğu yer ise Yüz’dür. Filmin içinde Jenny’i adalete çağıran, meçhul Öteki’nin sorumluluğunu almaya, etik yani İnsan olmaya davet eden sahne, işyeri kayıtlarında kızın yüzünü gördüğü sahnedir. O sahneye kadar Jenny bu çağrıyı işitmemiştir. Levinas bize, insanın en büyük korkusunun birisi tarafından öldürülmek olduğunu söyler. Tam da bu nedenle ilk yasa maddesi ‘Öldürmeyeceksin’dir. Bir insanın yüzüne bakarak onu öldüremeyiz, bunu yaptığımız anda Etik olarak İnsan tanımından çıkar, bir müsveddeye dönüşürüz. Levinas’ın savaş ve holokost sonrasında, insanı ‘İnsan’ yapan etik sorunsalın peşine düşmüş bir Yahudi filozof olduğunu unutmamak gerekiyor. Yahudiler, hasım olduğu, savaştığı, tehdit oldukları için öldürülmediler. Sadece Öteki yani meçhul bir ‘O’, oldukları için öldürüldüler.

Levinas’a göre bir insanı anlamak imkansızdır. Bir insanı anladığımız iddia etmeye başladığımız andan itibaren, aslında zihnimizde oluşturduğumuz, bir takım tanımlamalar ve fikirlerle ilişki kurmaya başlarız. Bu imgeler her ne kadar diğerinden hasat edilmişse de, nihayetinde bizatihi ‘O’ değildir. Anlamak, bu içsel imgelere, ‘O’muamelesi yapmaktır. Bu imgeler sadece bilişsel yapılar değil, aynı zamanda onların duygularla bezenmiş formlarıdır. Yani bir insanı anladığımızda, onu ruhsallığımız içine alıp, öğütüp yok ederiz. Meçhul olanı tanıdık bir şeye çevirip ve tanıdığımızı iddia ettiğimiz şeye de O deriz. Kendi yarattığımız bir temsile, hakiki bir insan muamelesi yapmaya başlarız. Levinas’a göre bu anlamda bir Öteki’ni anlama imkanı mümkün değildir. Hatta birini anlamaya yakınlaşmanın tek yolu onun hep belirsiz ve muğlak kalmasıdır. Yani birisi olacak, onu hiç anlamayacağımı kabul edeceğim, ama sorumluluğunu yüklenebileceğim.

Levinas’ın felsefesi aşkın bir felsefedir, yani insan bilincini aşan, ötesine geçen felsefedir. Levinas bu aşkınlık noktasına Tanrı’yı yerleştirir. Ama bu bildiğimiz anlamda yaratıcı, muktedir Tanrı değil, Tanrı fikridir. Tanrı’nın varlığına inanmayabiliriz ama Tanrı Fikrinde zuhur eden adalete inanabiliriz. Bu fikir, adaletin kurucusu olan fikirdir. Heidegger’den farklı olarak Levinas’ta Hiçlik’e giden bir Varlık yoktur. Varlık bilinmeyene gider. Çünkü Hiçlik, konuşulabilir, kavranabilir, üzerine düşünülebilir bir şey değildir. Varlık’ın yok olması Hiçlik’e gidiş değil ilginç biçimde mevcudiyete gidiştir. Benim Varoluşum bir Öznenin varoluşu olmaktan çıkar ve Levinas’ın İl Ya (Var) dediği şeye dönüşür. Orada, artık olmayan bir Var’lık olarak kalırız. Olmayan bir Var, ‘Ben’den geri kalandır ve bu Var, benin içinden çekilip gittiği, anonim, öznesiz bir Var’dır. Gitmiş olan hem gitmiştir, hem de gidişiyle birlikte bize varlığını sürekli bildirmektedir. Filmde ölen kadın da varoluşunu yitirmiş, ölmüş, ancak gitmemiştir, hep oradadır, öznesiz bir Var olarak oradadır. Filmin sonuna doğru Dr. Davin ve fail arasındaki konuşma tam da bu durumu özetlemektedir. Fail ısrarla ‘Yüzüme bakma’ der.  Dr. Davin, polise haber vermeyeceğini, ama sorumluluğu üstlenmesini istediğinde, ‘Onun umurunda değil, öldü O’ der. Dr. Davin’in cevabı ‘Ölmüş olsaydı sürekli aklımızda olmazdı’ diye yankılanır. Meçhulün mevcudiyeti, Yüz ve sorumluluk bir kez daha önümüze dikilir.

Var, öznesiz bir uğultu, bir dehşet olarak kalır. İşte insanın kulağı hep bu uğultuya maruz kalır, kulağımız tırmalar ve bizi yutar. Küçük bir çocuğu kaygılanması, karanlıktan korkması, bir gün içi boşalmaya aday bir Varlık olarak hissettiği dehşetin uğultusudur. Yani varoluştan, öznesiz bir Var’a dönüşecek olan bireyin korkusudur.

Var’dan yankılanan bu uğultulu dehşet insan için sorundur. İnsan canlısı, zorunlu olarak öleceği bilgisini içselleştirerek büyür bu nedenle bu dehşetin uğultusundan kaçması imkansızdır. Ölümü alamayan bir bünyenin, ruhsallığın içine defalarca bu bilgi yerleştirilir. İnsan kendisine zincirlenmiştir ve kendisi olmasının sınırları yoktur. Filmdeki karakterlere baktığımızda onların da sınırsız biçimde olma halleri vardır. Olmanın bu sınırsız imkanları nedeniyle insanın kendinden kaçıp kurtulması imkansızdır. Buna rağmen insanda, kendine zincirlenmişliği kırma, kendinden kaçma eğilimleri her zaman mevcuttur. Bu kendini aşma hali transandantaldır. İnsan kendinden kaçarak, kendini aşma girişiminde bulunur. Bu aşkınlık arayışı bizi Öteki ile ilişkiye taşır, ama öteki de mutlak bir ilişkisizlikse bu nasıl olacaktır? İşte beni aşkınlığa taşıyan, kendimin dehşetinden kurtaracak olan, etik olarak öteki ile ilişki, yani onun Yüz’ü ile kurduğum ilişkidir. Beni insan olmaya çağıran buyruk ‘Öldürmeyeceksin’dir.

Etrafımızda kimse yokken, bir başkasını öldürmeme engel olan şey bu felsefi etik temeldir. Bu yasa bizi insan yapar. ‘Beni Öldürme’ olarak da tercüme edebileceğimiz bu sesin yankısında hem merhamet talebi ile hem de bir Emir aynı anda gerçekleşir. Öldürmeyeceksin talebi yüz yüze ilişkide zuhur eder. Öteki var kalışını, bu yasa aracılığıyla bir borç olarak bana devretmiştir. Böylelikle ben, Öteki tarafından rehin alınmış olurum, bu rehin alınmışlık, sorumluluğun başladığı yerdir. Yüz’de görülen bu talep, (merhamet ve buyruk) insanda utanç yaratır. Bu utanç, insanı aşkın, etik bir pozisyona iter. Bu talebi işiten kişi, bilmemiş gibi yapamaz. Tanık olduğu bu şeye sırt çeviremez. Böylece insan için esas olan Varlık değil, Etik olur. Bu ses özünde hep meçhulden gelir. Kutsal kitaplara baktığımızda, Musa’ya Tur Dağı’nda ses meçhulden gelir. Oğlunu kurban edecek ibrahim’e ses yine meçhulden gelir. Her ikisinde de Yüz oradadır. Birinde evladın yüzü, diğerinde ise Tanrı’nın görünmeyen Yüz’ü olarak belirir. İster yanan çalı olsun, isterse bir melek, ‘O’ bir yüzün temsilidir. İbrahim’e seslenildiğin de o ‘buradayım’ diye cevap verir. Buradayım, sorumluluğu almaya hazırım anlamına gelir. İbrahim, Etiği inşa eden Yasa’dan kaçamaz. Evlat katli ve Koç hikayesi sadece bir dolgudur, burada esas anlatılmaya çalışılan, meçhulden gelen sesle kurulan etik bir buradalık ilişkisidir. İbrahim e seslenen Tanrı değil, Tanrı fikridir. Yani Tanrı dediğimiz aslında hep meçhul olan Ötekidir. Öteki Tanrıdır. Tanrı fikri, Meçhulün yerine yerleşmiş olan şeydir. Yani Yasadır. Üçüncüdür. İki kişinin arasına giren ve adil olanı bulmaya çalışandır. Bu boş gösterene Yasa namına Tanrı adını veririz. İlişkinin gerçek anlamda var olabilmesi için her zaman bir üçüncü gerekir. Üçüncü hem Tanık, hem Hakimdir. İkili ilişkiye müdahil olarak, ben ile öteki arasındaki adaleti düzenler. İki insanın birbirine dair edimleri kendilerinin tartması mümkün değildir. Terazinin kefeleri, kendilerini tartmaz, aradaki el tartıyı gerçekleştirir. Eşitlik ilişkisini inşa eder. Bu üçüncü Tanrı fikrinde imlenen Yasa’dır. Tanrı’nın bu ele avuca gelmez, bilinemez, adı dile getirilemez halleri, bizi hep O üzerine düşünmeye çağırır. O, Ben olmayandır. Freudcu anlamda söylersek O aynı zamanda, İd’dir. İd, Ben (Ego) olmayandır. Hep muamma ve meçhul olan O üzerine düşünme imkanı namevcutun, mevcudiyetidir.
Dr. Davin de steteskopla meçhulden gelen sesleri dinleyen ve ötekinin sorumluluğunu bir borç olarak yüklenen, Yüz de imlenen yasayı ve aşkınlık imkanını seçen peygamber özneler gibi davranır.

Dr. Davin, ölen kızın yüzünü gördüğü anda, ölen kendi varlığını bir borç olarak ona devretmiştir. Ve doktor artık anonim bir özneye dönüşen kadının sorumluluğun tam o sahnede yüklenir. Eğer doktor bir temsilse, ondan kaçması mümkün değildir. Bu borç bırakılamaz ve devredilemezdir daha ilginci geri ödenemez bir borçtur. Dr. Davin geri ödemesiz olarak rehin alınmıştır. İşte kendisini hiç tanımadığı birine emanet etmiş olan kadın, bir borç olarak yüklenilmiş, kim olduğu bilinmeden sorumluluğu alınmış hale gelmiştir. Dr. Davin bu ilişkinin sorumluluğunu alırsa etik özne haline gelecektir. Ben dediğimiz etik özne, yani İnsan, ancak bu anlamda ötekini yüklenerek kurulabilir. Özgürlüğümü özgür kılan, bana kendimi aşma potansiyeli veren, Var’ın dehşetinden ve uğultusundan kurtulmamı sağlayan tek şey Öteki’dir. Yoksa varlığımıza zincirli kalırız.

Levinas bu imkana, Hipostaz adını verir. Hipostaz,  bir Varolan’ın ortaya çıkıp anonim bir varlığı üstlenmesidir. Film bağlamında Hipostaz Dr. Davin’dir. Anonim ise ölen kadındır. Adsız olan varlığa doğru çağrılır.

Dr. Davin’in takıntı gibi görünen halleri, olayın peşine şiddetle düşmesi, yanıtlar için sıkıştırması, ertelememesi, unutmaması, onun Şimdi de ısrarıdır. Çünkü anonim özne ile ilişkisi Şimdi de gerçekleşmiştir. Ancak ‘Şimdi’nin içinde kurulan hakiki bir ilişki imkanı bizi gelecekteki kaçamayacağımız, anonim dehşetin uğultusuna karşı insan kılabilir. O nedenle ‘Şimdi’nin içinde, anonim olan şey gelir, sonsuzun dehşeti yırtılır, var olmanın basıncı geçici olarak askıya alınır.

Hakiki bir ilişki önemlidir. Dr. Davin filmdeki tüm karakterlerle yumuşak ama kararlı şimdi de vücut bulan hakiki bir ilişkiye davet eder. Geçmiş öyküleri ya da gelecek korkularının zamanında değil, Şimdi de ilişki kurma kapasitelerini onararak onların var olma imkanlarını genişletir. Dr. Davin adeta hakikatin iletkeni, denek taşıdır. Onunla ilişkiye giren herkes ya sahte ya hakiki olmak zorunda kalır.  Her zaman açıktır, O etik bir yasadır ama yargıç değildir. İnsanları yargılamaz, sorumluluğa davet eder. ‘Şimdi’nin özel bir anlamı vardır. Şimdi, içinde Hiçliğin imkansız olduğu bir yerdir, çünkü olan olmaktadır. Olmakta olanda Hiçlik olamayacağı, imkansızlaştığı için  bu Umut anlamına gelir. Bu nedenle Şimdi hep umuttur, Şimdinin içinde Öteki ile hakiki bir ilişki kurmayı başaran insan da hep umutludur. Öteki aynı zamanda bana, anonim Var’a doğru, giden Ben’i yalnızlığımdan çekip çıkarma, bana kendimden de sıyrılma imkanını da vermiş olur. Ancak bu gidişattaki kendimden sıyrılarak gerçek bir Ben e dönüşmek mümkündür. Bu noktadan baktığımızda empati ve ötekini anlamaya dair hiçbir şey yoktur. Ötekinin tümden meçhullüğünü kabul ederek ilişki içinde kalabilmek vardır. Öteki hep muamma, meçhul, savunmasızdır. Meçhul sonsuz anlam barındırdığından dolayı, Öteki bana aynı zamanda sonsuzluk imkanı sunar. Tanrı bize aslında bir şey söylemeden mırıldanarak geçip gitmiştir. Bize bir şey söylemeyerek, meçhul kalmıştır. Sadece öldürmeyeceksin diye fısıldamıştır. Yasa yerine ikame ettiğimiz Tanrı fikri, bize ‘O’ üzerine düşünme imkanı verir. Bunu sağlayan ‘O’nun bilinemezliğidir. Burada bahsedilen ‘O’ Tanrı değil, meçhul olan Ötekidir. Yani İnsandır.

Bir başka gönderme Habil’le Kabil hikayesi üzerindendir. Kabil, kardeşi Habil’i  Tanrı onun sunularını kabul ettiği ve onu daha çok sevdiğini düşündüğü için öldürmüş ve cesedi ne yapacağını bilememiştir. Belki de ikili ilişki içinde, Öldürmeyeceksin emrinin tecelli ettiği yer burasıdır. Bu hikaye, insanı insan olmaktan çıkaran en eski yazılı örneklerdendir. Filmde i kardeşini sevgilisinden kıskanan ve sevgilisinin onu seçerek kendisini evden atacağından korkan abla, kardeşinin ölümünden sonra sessiz kalmıştır. Dr. Davin’in onu da yargılamaz, ama kardeşinin hikayesine, naaşına sahip çıkmaya çağırır. Adeta, Tanrı’nın kimi daha çok seveceği konusunda rekabet eden kardeşler vardır. Bu Tanrı yerine ebeveynleri de yazabiliriz, ebeveynlerin gözdesi olmak uğruna açık ya da örtük rekabet eden kardeşlerden bahsedebiliriz.
Filmin Levinasçı yorumunda izini sürebileceğimiz  hatlar bunlardır. Sırasıyla Meçhul, Meçhul’ün Yüzü ile karşılaşma, Tanık olma, Öteki üzerine düşünme, onunla olan ilişki üzerinden kendimize ulaşma, sorumluluk alma, bu sorumluluğun ancak etik bir ilişki kipi yani adaletle mana bulması ve herkesin hakikate davet edilmesidir. Dr. Davin karakteri ancak Etikle bezendiğinde İnsan olan öznenin, Öteki ile ilişkisi üzerinden kendisini var kılmanın temsilidir.

 

Film bir Meçhulün başka bir Meçhulle insanlık gailesi üzerine konuşmasının metaforudur.

.

 

SÜPER KAHRAMANLAR İNSANLARDAN NEFRET EDER Mİ?


Eve gitmeden önce biraz azık almak için bakkala uğramıştım. Nedense sakız kokan bu küçük dükkânda, gofret kutusunun dibinde kalan son nevaleyi fileye indirmiş, ağzımın kenarıyla “Hesaba yazıver Veysel Efendi” derken utancımı da cümlenin dibine iliştirmiştim. Veysel Efendi “Ama geçen aydan….” diye başlarken kendimi dışarı atmış, kasetçiden bangır bangır yayılan “Batsın bu dünya!” şarkısına eşlik ederek yola koyulmuştum. Memuriyetten yoksullukla emekli olmama ramak kalmış, yıllardır biriktirdiğim hayaller en fazla birkaç maaş ikramiye olarak hayatıma renk katmıştı. Ancak eksik ciltlerini toplamak için sağa sola yatırdığım para, çizgi romanlar yüzünden heder olup gitmişti. Çocukluğumdan beri çizgi romanlara olan sevdam azalmamış, bilakis hayattan bunaldıkça kendimi uzayda, fezada, Vahşi Batı’da daha fazla fink atarken bulmaya başlamıştım.

Eşimin ölümünden sonra, çocuklar da evden ayrılınca yıllardır yalnız yaşar olmuştum. Biraz daha boş versem neredeyse perili eve dönecek olan hanemin, ağır karanlık kapısına geldiğimde, anahtarı boş yere yokladığımı fark ediverdim.

Anahtar, hasta ziyareti için uğradığım, işyerinden genç arkadaş Ferit Bey’in evinde kalmıştı. Ferit Bey ziyadesiyle saf, yer yer salaklık ölçüsünde şaşkın bir insandı. Beş yaşındaki kızına oyuncak ararken, “Hay Allah ne yapsak acaba?” deyince, ben de tepesinde bir ayıcık olan anahtarlığımı oynasın diye bu soyu sabuk sabiye vermiş, anahtarlığı da orada unutmuştum. Anlaşıldığı üzere salaklığın bulaşıcı bir etkisi vardı. İyilikten maraz doğar diye boşuna söylememişlerdi.

Gerisin geri edip, telefon kulübesine yöneldim, Ferit Bey’e telefon edip “Anahtarı al da başına çal şimdi” diyesim vardı ki, en müşfik ses tonumla tekrar uğrayacağımı söyleyip ahizeyi yerine bıraktım.

Tam dışarı adımımı atacakken, birden gözümü alan şerareler koptu ve ne yapacağımı bilmez halde kendimi kulübenin dibine kıvrılmış halde buldum. Önümde dizlere kadar çıkan kırmızı çizmeler uzayıp gidiyordu. Rüküşlükten nasibini ancak bitpazarı kadar almış olan mahallemizde bu çizmeleri giyecek bir hatun olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Derken göz yuvarlarım daha yukarı hareket etti ve dizlerin bitiminde mavi tayta sarılmış kaslı bacaklar gördüm. İşin rengi, tahmin etmediğim biçimde değişiyordu. Renk tayfında kırmızıdan maviye doğru kayma bir cismin yakınlaştığına delalet ediyormuş. Öğlen arası helva ekmek yediğim sırada, masaya serdiğim neşriyatın ilim irfan kısmında böyle yazıyordu. Belli ki ilim şaşmaz bir öngörüyle hareket ediyor, menfi ya da müspet hemen sonuçları ortaya koyuyordu. Biraz daha yukarıya temaşa eylediğimde, bu defa beni kırmızı bir mayo karşıladı. Daha evvel asabiyeden tımarhaneye doğru yaptığım kısa ziyaretlerde bazı üniformalar görmüştüm ancak bu hiçbirine benzemiyordu. Sarı bir kuşakla sağlama alınmış olan kımızı mayonun üstünde, heyula bir vücut, bu vücudun tam orta yerinde ise kocaman bir S arması vardı. Biraz eprimiş kırmızı bir pelerin bu kostümü tamamlıyordu.
Bir an için, olup bitende bir yamukluk var duygusuna kapılsam da, zihnimin çocuklukta kalmış tarafı, “Süpermen?” diye soruyla inilti arası bir ünlem boca etti, daracık kulübeye. Buna mukabil gelen “Yardım edeyim bey amca” cevabı ise daha da tuhaftı. Yine bir gün ekmek arası helva yerken gazetenin bir köşesinde sürreal sanat diye bir şeyler okumuştum. Ne sanatı, ne yazılanları anlamak mümkün değildi. İşte durum tam olarak böyle cereyan ediyordu ve tek istediğim şey ekmek arası helvanın sükûnetine geri dönmekti.

“Berhudar ol evladım” dememe zaman kalmadan kendimi bu koç yiğidin kollarında buluverdim. Bir yandan mahallelinin şaşkın bakışları arasında eve doğru arşınlanırken, arşınlanırken diyorum çünkü hâlâ bir bebek gibi kucağındaydım, diğer yandan anahtar meselesi üzerine tefekkür etmeye çalışıyordum. Kapıya gelince “Bak evladım” diye bir tirada başlayacaktım ki kapı tokmağını tuttuğu gibi söküverdi hergele. Çocukluğumun kahramanı evime destursuzca adım atarken, ben de arkasından seğirtip onu misafir odasına doğru itiverdim.
Süpermen’in gözlerinin feri kaçmış, ihtişamından pek eser kalmamıştı. “Bey amca, Tanrı misafiriyim kabul edersen” demesiyle, tuhaf karşılaşmamız garip bir ortaklığa dönüşmüştü. Bulgur, cacık ve helvadan oluşan akşam yemeğini sessizce yedikten sonra, birden “Nefret ediyorum abicim” diye nida ediverdi mayolu genç. Onun bu nidası beni ziyadesiyle güldürmüş, “Bilsen bende ne nefretler dolanıyor” diye geçirmiştim içimden.

Hafta sonu olması hasebiyle gecenin gidişatı belli olmuş gibiydi. Peynir, söğüş domates ve rakıyı masaya koymamla birlikte, yavaştan diller çözülmeye başlamıştı. Asabiye doktorum, bana konuşma tedavisinden bahsetmişti. Böyle karşılıklı oturuluyor ama rakı içmeden, uzun uzun havadisler anlatılıyordu. “Tedavi esnasında helva ekmek yemek serbest mi?” diye sorduğumda, Doktor Ruhsar Bey, “Etmeyin Allah aşkına” demiş, söylediğimi kendine ve tedaviye karşı bir tavır olarak değerlendirmiş, yarı kapalı göz kapaklarının ardından bakan şüpheci edasıyla, not defterine bir şeyler karalamıştı. Bu konuşma tedavisi benim nefretlerime dair olacaktı. Henüz birkaç kere teşrik-i mesai etmişken, şimdi karşıma bitik Süpermen çıkmıştı. Doktor Ruhsar Bey’den kaptığım kadarıyla Süpermen’e rakı içirip, konuşma tedavisi uygulamaya karar vermiştim.

Dokunsan ağlayacak durumda olan Süpermen, önce lanetler okuyarak dünyaya istim bıraktıktan sonra, niye böyle nefretle dolup taştığını anlatmaya başladı. Süpermen bizim memlekete başka bir diyardan gelmiş, anası babası bu sübyanı küçükken başka bir ailenin yanına evlatlık verip ortadan kaybolmuşlardı. Yeni evindeki analık ve babalık iyi insanlar olsa da bizim hergelenin iç dünyasına pek vakıf olamamışlardı. Kendi dramından kurtulamayan Süpermen, “Ben çektim eller çekmesin” diyerek varını yoğunu insanlığı kurtarmaya adamıştı. Heyhat yaptıkları kuru bir takdirden öte gitmeyip bir de kendisini insanlardan gizlemek zorunda kalınca, yaşadığı bölünmüş hayata, süperleşmek zorunda kalmasına isyan etmiş, içi insanlara dair kor kızgınlıkla dolmaya başlamıştı. Önceleri alkışlar hoşuna giderken, onu havalara uçururken (kendi tabiriyle!) sonraları yetmez olmuştu. Zamanla insanlığı kurtarmaya yönelik bu telafi çabaları aslına rücu etmiş, dünyadan duygusal alacağını tahsil etmek isteyen öfkeli çocuk tarafı amansızca hortlamıştı.
Ben rakıyı verdikçe veriyor, o da açıldıkça açılıyordu. Birden aklıma okuduğum bir yazı geldi, işe geç kaldığım bir gün vapurda ekmek arası helvayla kayıntı yapmaya çalışırken Viyanalı tabip Zigismund Froyd’un bir açıklamasını okumuştum. Froyd bu yazıda, aşk ve nefretin, bir paranın iki yüzü gibi olduğunu, sevdiğimiz kişilerden şuurdışı halde nefret ettiğimizi ya da nefretimize mucip kişileri şuurdışı arzu ettiğimizi tefrika ediyordu. Nitekim Froyd bu koyu hasedin altında aslında korkular ve içtimai olarak beğenilme, kabul edilme ihtiyaçları olduğunu söylüyor ve bu hislerin analiz edilmesi gerektiğini, başka türlü şifa bulmanın zor olacağını belirterek yazıyı bitiriyordu.

Aslında okuduklarım bana pek uzak gelmemişti, ben de oldum olası insanları sevmez, müdürümden, çalışma arkadaşlarımdan, komşularımdan nefret ederdim. Aslında bütün bu gürültüm sevilme isteğimden kaynaklanıyordu. Beni sevmediğini düşündüğüm bu dünyayı kafamın içinde nicelerce havaya uçurmuş, kimlerin ama kimlerin en acı ölümlerini dilemiş, herkesin önümde saygıyla eğildiği törenlerin düzenlendiği sahneleri hayal etmiştim. Çizgi roman kahramanlarına hayranlığım da buradan geliyordu. Onlar her işin üstesinden geliyorlar, herkes tarafından seviliyorlardı. Oysa herkesin sevip sevildiği bu dünyanın tek yalnızı olan ben, insanlara kötü davranıp kendimden mahrum bırakarak intikamımı alıyordum.

Ben kendi nefretime dalmış giderken, şirazesi yavaştan kaymaya başlamış olan Süpermen “Abi insanı ancak yuvasından gelen yaralar!” diye terennüm etmekteydi. İşte o anda bir şimşek gibi gözlerimin önünde çakan gerçeği idrak ettim. Süpermen Kriptonit’ten bahsediyordu. Çizgi romanlarda, bu durdurulamaz kahramanı dize getirmenin tek yolu, kendi memleketine, kendi evine münhasır olan bu elementi ona doğrultmaktı. Böylece Süpermen bitap düşüyor, çarkçı katırı gibi dön baba dönüyor, ne denirse onu yapıyordu. Yani Süpermen’in gücü yuvasından getirdiği kadardı.

Yuvasından yeterince sevgi ve iyilik depolayarak gelmediği için, bu kendini sevmeme, kıymetsizlik hislerini önce dünyayı kurtarma hayalleriyle alt etmeye çalışmış, heyhat yaş kemale erip sahte alkışlar, kof övgüler yetmez hale gelince, içinde dümeni ele geçirmeye hazır olan nefret ejderhası yönetime el koymuş ve ilk saldırısını telefon kulübesinde bana yapmıştı. Ancak kendinden beter durumdaki beni görünce yine yardım etmeye yönelik insiyakla harekete geçmiş, böylece fasit bir daire haline gelen kaderine teslim olmuştu.
Doktor Ruhsar Bey’den kaptığım bir iki cümleyle vaziyeti toparlama gayesiyle, “Peki ne isterdin, nasıl olsa hayat sana bayram olurdu?” deyince, önce ağlamaktan kızarmış gözleriyle melül melül baktı bana ve sonra, “Bir yuvam olsa, bir sevenim olsa, kendim olmaktan başka bir şey olmaya zorlanmasam!” deyiverdi. Garipti. Onun ilacı olan şey, benim için hastalığın ta kendisiydi. Bir evim vardı, tüm nemrut hallerime rağmen insanlar beni anlamsızca seviyorlar, belki de delidir deyip idare ediyorlardı. “Kendimden başka bir şey olmasam, sadece kendim olsam” düşüncesi benim için başlı başına faciaydı, ben tam da kendime katlanamıyordum. Bu fikirlerimi söyleyince, “Seni kim sevmedi bu kadar! Ne incitti bu denli” deyiverdi. Ben de gayri ihtiyari “Aslında kimse!” diye yanıtladım.

Şimdi ikimizin de hisleri alevli bir hal almıştı, neredeyse birbirimizin dudaklarına yapışacakken, aklıma sefertasına koyacağım yarınki ekmek arası helvamı getirerek kendimi bu salya sümük duygusallıktan kurtardım. Nefret meselesi böyle, kabak çocukların başını okşar gibi iki hareketle çözülseydi, pek sihirli olurdu. Süpermen ve ben bu konuda tam aksi fikirlere sahiptik, muhtemelen Doktor Ruhsar Bey ve Viyanalı Tabip Froyd, Süpermen’i desteklerdi. Oysa ben bu amatör konuşma tedavisinin yaralara şifa olacağını pek düşünmüyor, hatta bu bitap gencin evime yerleşme planları kurduğundan şüpheleniyordum. Alkol içinde yüzen puslu zihnim, işin içinde bir bit yeniği olduğunu can havliyle haykırmaya çalışıyor, ancak şüpheyle karılmış nefretim Süpermen’e daha da ayar olmaya başlıyordu. Her ne kadar çizgi romanlardaki kahramanların ölümsüzlüğüne inansam da, karşımdaki adam bayağı etten kemiktendi. Yavaştan bu pejmürde haldeki sarhoşu gözüme kesmeye başlamış, rahatsız edici sorularının karşılığını, anlayacağı dilden layığıyla vermeye karar kılmıştım.

Uzun zamandır tam randımanlı çalışmayan nefret ejderham nihayet harekete geçmiş ve Süpermen’i sinsice avlamaya karar vermişti. Birden Süpermen’e Rus ruleti oynamayı teklif ettim. Evde babadan miras bir altıpatlarım vardı. Kendine dair sayıklamalarında kaybolan Süpermen’in “Oynamayan şerefsizdir” demesiyle, tabancayı (tabii ki dolu halde!) eline tutuşturmam bir oldu. Önce alık alık namluya bakan Süpermen, silahı yavaşça yüzüme doğrultarak tetiğe bastı. Son düşündüğüm şey, bu işte bir yamukluk olduğuydu. İnsanları kurtarmakla mükellef süper kahraman bir insanı katletmiş, nefretini bayrak gibi sallayan ben ise tüm yaşama irademe rağmen dört kolluya binmiştim.

Kim inanırdı Araf’ta kahvaltı yerine ekmek arası helva verildiğine. Yavaşça lokmamı ısırırken memuriyetten birinin evinde ayna karşısında intihar ettiğini okudum. Komşuları adamcağızın az konuşan, çizgi roman düşkünü ve bazen kendi kendine konuşan mecnun bir hali olduğundan dem vuruyorlardı. Helvasını mahalleli kavurmuş, ekmek arası fukaraya dağıtmışlardı.

Bana gelince, geç de olsa anladım, insanın gücü yuvasından verilen kadarmış.
 

HAZDAN BUNALAN SİYASETEN PİŞMANLAR

Bu yazı PSİKEART dergisinin Pişmanlık sayısında yayınlanmıştır.

Siyaseten pişmanlık, genellikle hayra doğru giden bir şey değildir. Tarihin birçok kesitinde pişmanlığın vardığı yer en hafifinden özür dilemek, en ağırından ruhsal mahallesinin küçük çıkarlarını korumak için teslimiyet, nedamet ve ihanet olmuştur.

İnanılır ve güvenilir olma sorununu bir kenara bırakırsak, siyaseten pişman insan için onurlu olan iki seçenek vardır. Ya emekli olmak, artık sözünün hükmünün olmadığını kabul edebilme erdemini göstermek yani kastrasyonu sindirmeyi denemek ya da apaçık olan tarihsel hakikatin lehine nefer olmak ve üzerine düşen ne ise sadece onu, daha fazlasını değil,  sadece onu samimiyetle yapmayı denemektir.

Bunun dışında kalan seçeneklerin tamamı çürümeye hizmet eden, insanı kullanışlı bir uşaktan öte taşımayan seçeneklerdir. Aksini görmek istiyorsak tarihe bakalım diyeceğim ama bu insanlar tarihe not olarak düşebilecek kalibrede olmadıklarından dolayı sadece etkilerine bakabiliriz.

İnsanın geçici varoluşunda ulaşabileceği en kamil  yer olarak, ancak zorunluluklarının bilincine vardığı, bunu bütün gücü, yetersizliği ve mutluluğu ve acısıyla kabul etmeyi başardığı an iç sesin tarihsel bir söyleşiyi barındırdığı andır.

Kendi olmaktan öte, kendisinin bir temsil olduğunu hissettiği o an, ötekiyle gerçekten konuşabilmemizi mümkün kılan hakiki aralıktır.

Her açıdan tartışmaya, genişletilmeye açık olan bu kısa girizgahtan sonra kişiler üzerinden yükselen temsillere dair bir iç diyaloğun sesini duyulur hale getirebiliriz. Buraya Te De Fabula Narratur diyelim, yani anlatılan, temsil olarak senin hikayendir. Bu hikaye borçlarının silineceği, üstlenileceği bir  dostluk elidir aynı zamanda.  Ancak yer yer sertleşen bir dostluk eli, zira en azından kendinle yüzleşmende hakiki bir taraf olmalı, ne için, kim için olduğunun, neden böyle davrandığının muhasebesini yapmalı, görünmeyen kurbanların için sessizce, bir an için olsa bile üzülmelisin. Çünkü tüm bunlar olup biterken, sen oradaydın ve kalbinin derinliklerinde bu hikayenin nasıl bir karanlık olduğunu biliyordun ama ya sustun ya karanlığı aydınlatma umuduyla, karanlığın dilinden onun lehine konuştun, onun değirmenine su taşıdın. Evet, bunun için üzülmen, bizim de üzülmemiz gerekiyor.

 

Sen ve ben arasındaki pişmanlık diyaloğuna şuradan başlamak istiyorum. Sen, ‘sen’ misin, Ben, ‘ben’ miyim? Sen derken ne diyoruz aslında? Seni inşa eden tarihsel maddi güçler, sen de nasıl tezahür ediyor? Bir an için, sen basit gibi görünen bir tercihi yaparken, aslında tarihteki bir çizgiyi temsil eden bir ‘şey’e dönüşüyor olabilir misin?

Maniheist bir metaforu biraz riskli de olsa kullanmayı göze alarak, meseleyi basitleştirmeyi deneyeceğiz. Bir tarafta insana ait olan her şeye ‘Bunlar benim!’ diyerek inceltilmiş ya da gaddarca her türlü şiddetle el koymak isteyen, iştahı tükenmez, duygularından arınmış, muktedir kalmanın pratiklerini 300 yıldır damıtmış, bunları uygularken eli dahi titrememiş bir karanlık var.

Diğer yanda artık canlarından başka kaybedecek bir şeyi kalmamış,  kim olduklarını, güçlerini unutmuş, ama hatırlayıp silkindiği her anda tarih sahnesine mim koymuş aydınlıktan yana insanlar var. Sömürülen, yük katırı gibi her işe, her dine, her ideolojiye koşulan, koştukça takati azalan, ama içinden hep bir adım öne insanlar çıkararak, karanlığı dağıtmaya çalışan, mutluluktan başka bir şey istemeyen, kimseye yük olmak istemeyen, kimsenin ne olduğu meselesi ile uğraşmak istemeyen insanlar…

 

Tarih boyunca savaş baltaları bilendi, saflar mevziler tutuldu, taktikler pazarlıklar konuşuldu, siperler kazıldı ve bu iki tarafın esasen herhangi bir uzlaşma ile sonuçlanmayacak savaşı hep devam ede geldi. ”Hepsi benim!” diyenle, ”hepimizin” diyen nasıl uzlaşacaktı ki? Zira diğerine, sulh adına ne verirsen ver doymuyor hep dahasını ve dahasını ve dahasını istiyordu. İstemeye de devam edecek, senin pek bir değer verdiğin ‘vicdan’ kelimesinin onun pazarında hiçbir zaman değeri olmadı.

Uzun zamandır dünyada ve bu ülkede artık yeni bir eşiğin etkileri hissediliyor. Kabarıyor, taşıyor, bastırılıyor. Oyun bir yandan gittikçe sertleşiyor, diğer yandan görüntü de netleşiyor. Artık dünyada ara pozisyonlar, yancılık, ‘malı buradan götürürüm, Kaz Dağları’nda küçük özerk bir mahalle inşa ederim” kısmı iflas ediyor.

Geliyorlar, çocuğuna, geleceğine, hayatına el koymak üzere hem de.. İnanmak istemiyorsun, inkar savunması çalışıyor, ”bize olmaz, burada olmaz, bana olmaz!’ diyorsun. Umarım, olmasın demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Çünkü çok rantını yedin sen de tarihin. Bunlar demokrat diye karanlığı pazarlamakla başladın işe, yazdın, çizdin, AB fonları aldın ve afiyetle yedin, ipe sapa gelmez kitaplar yazdın, içinde bir cümle olmayan filmler çektin. Vicdan, mikrotarih, yüzleşme dedin ve hep kendi içinle uğraşmanın ideolojisini ürettin. Kendine bak, geçmişe bak ama asla seni yöneten, manipüle eden, zorlayan, gerektiğinde besleyen sisteme bakma.

Ürettiğini sandıkların da senin değildi, sen onları yapasın diye, nice insan üretti tarih boyu, emekçilerden bir Babil Kulesi’nin tepesine oturdun ve oradan payeler dağıttın. Kimin demokrat, kimin vesayetçi, kimin ne mal olduğunu söyledin durdun. Söylemedin, tefrika ettin, tehdit ettin, yalan söyledin.

 

Oysa mesele hiç karışık değildi. Bir tarafta muktedirlere akıl vereceği illüzyonunda yaşayan ve bunun ideolojik kültürel yeniden üretimini yapan sen vardın. Diğer tarafta sana her şeyini vermiş ama ilginçtir ki, senden basit bir şey dışında hiçbir şey istemeyen bir ses vardı. Bu çok ilginç bir teklifti. Sana her şeyi veren ama senden hiçbir şey istemeyen bir sese kulaklarını tıkadın. ‘Sen tarihe tanıklık et, hiçbir şey yapamazsan sadece iyi bir arşivci ol, senden bir sonra gelecek olana bu sesi iletmekten başka bir şey yapma’ diye rica eden birileri vardı. Onlar, sen bunu yapabilesin diye bir adım öne çıktılar. Dünyanın her yerinde çalıştılar, ürettiler, düşündüler, katledildiler, onar biner öldüler, kadın çocuk tecavüze uğradılar, işten atıldılar aç kaldılar, işkence gördüler, toplama kamplarını ve atom bombalarını yaşadılar, savaştılar ve yok edildiler. Kör karanlık bir gece de, kurşuna dizilmeden önce, kendilerini duyacak insan bile yokken, ağlamadılar, yalvarmadılar, küçük bir çıkar karşılığı kendilerini satmadılar, gecenin kör karanlığına inançlarını haykırarak can verdiler. Sen tarihin içinde o sesin yankısını duyasın diye.

Peki sen, tüm bunları göresin, bilesin, tanık olasın ve ‘tarih şahidimdir ki, bu insanlar, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik için seslendiler, işittim’ diyeceğin yerde ne yaptın?  Muktedirlerin sözünü ürettin. Sadece bunu yaptın. ‘Ya galiba burada yanlış bir şey oluyor, bu karanlıktan hayır çıkmaz’ diyenlere, insanın ağzına yakışmayacak küfürlerle cevap verdin. Yüksek teori, geniş çevre, uluslararası liberal koordinasyonlar derken bir gün baktın ki, çöp tenekesinin dibini boylamışsın. Bütün kredini, bütün güvenilirliğini yitirmişsin. Aslında içten içe yayılan nihilizmini, umutsuzluğunu, muktedirlerin yancısı olarak zafere çevirmeye çalışmışsın. Oysa muktedirler, işlerini  iyi yaparlar ve emin ol tarih boyu sana benzemez nicelerini yola getirdiler, sonra defterlerini de dürdüler.

 

Şimdi artık ‘sen’ ve ‘ben’ derken kişilerden değil, uzlaşmaz ve kapışması ertelenebilir ama kaçınılmaz iki çizgiden bahsettiğimi, senin ve benim onların birer temsili olduğumuzu görmüş oluyoruz. Sen ve ben daha kendimizin ne olduğunu bilmezken tarihin hayaleti bizim içimizde yerini almaktaydı. Ve yapmamız gereken çok basitti, popüler bir tabirle söylersek Dark Side’a geçmemek gerekiyordu. Çünkü o çizgiye geçmemen gerektiği dışında senden hiçbir şey istenmedi. Tarihin üretim bolluğunda yaşadın, birçok imkana eriştin, hiçbir bedel ödemen istenmedi. Sen bunlara ulaş diye koca bir ses seni çoğalttı. Tek yapman gereken, bir gözcü gibi durmak, aklını, sözünü, kalemini küçük rantlar uğruna büyük muktedire satmamaktı. Yani her şeyi alıp, hiçbir şey vermeyecektin. Onu da yapamadın.

Şimdi, ne kadar, mağdur olduğunu anlatarak ortalıkta gezen sağdan soldan birçok insan var. Ama mağduriyetlerini bile kazanç kapısına çevirmeyi hesaplıyorlar. Kendilerine kırgın olanları anlamıyor, hatta eleştiriyorlar, hadi yeniden kucağınıza alın bizi avutun diyorlar. Ama hakikatli bir muhasebe gerekmez mi diyenlere, şimdi safları bozma zamanı değil diye yeniden akıl veriyorlar, bozmayın dediği safları tarumar edenler kendileri değilmişcesine..

Küçük kırıntılarla oyalanma zamanı yavaş yavaş geçiyor. Sen, pişman, neye pişman olduğunu idrak edebildin mi? Ve hiç olmazsa onurlu bir emekliliğe ya da tekrar sıra neferi olmaya hazır mısın?

Unutma, sana her şeyi veren bir emek tarihi, senden neredeyse hiçbir şey istemiyorsa, tek istediği safını terk etmemense ve bunu yapmıyorsan, bu kadar basit bir gerçeği bilerek hala yoluna böyle devam ediyorsan, pişmanlıktan ihanete doğru yelken açmışınsındır. İnsan olmak ve sonunda çürümek yazgımız, bunu biliyoruz ama çürüyerek insan olmak mümkün değil. Hazzın fazlası acıdır.

TABUNUN AYNASINDAKİ SURET: OSLO 31 AUGUST

Bu yazı PsikeSinema Dergisi’nin Sinema ve Depresyon başlıklı sayısında yayınlanmıştır.

Joachim Trier’in ilk uzun metrajlı filmi Oslo 31 August,  madde bağımlılığı kliniğinde tedavi görmekte olan Anders’in bir gününü, o gün içerisinde yaşadığı olayları, karşılaştığı insanları, girdiği ilişkileri, tutunma çabalarını, duygularını, arayışlarını ve çıkışsızlığını anlatır. Anders’in çıkışsızlığı, bağlanmakla ilgili kaygı ve arzuları, yalnızlığı, melankolisinin yoğun kıvamı ruh iklimimizde mayalanmaya müsait bir karanlığın çağrısıyla yavaş yavaş bizim hikayemize dönüşür. Anders’in hikayesi olarak perdede arz-ı endam eden hikaye, aslında hepimize aittir. Yani anlatılan senin hikayendir.

Filmi iki katmanlı olarak açmayı denediğimizde, ilk katman filmin kurgusu içerisinde Anders’in gün boyu süregiden öyküsünü anlatır. İkinci katman ise, insan ruhsallığının çetrefilliği, onun ele avuca gelmez, kimi zaman dile dökülmez, acizlik duygusu yaratan tarihsel trajedisine dairdir. Bu trajedi aynı zamanda insana dair öykünün, iki tabu konusundan birisidir. Tabuların birisi ensest diğeri ise intihardır. İntiharı, bir yasak eylem eekseninde kişinin kendisi ile sapkın birleşmesinin şahikası gibi düşünürsek, ensest ile intihar arasındaki sembolik ilişkinin o kadar da uzak olmadığını varsayabiliriz.

Filmin senaryosu ve kurgusunda esas olarak çok beylik bir şey yoktur. Tam da vurucu olduğu yer, güçlü tarafı,  bu alabildiğine melodram basılabilecek noktanın filmde boşaltılmış olmasıdır. Film bu namevcutun varoluşunu sürekli önümüze koyarak, derdini temiz bir şekilde anlatır. İntihar meselesinin araştırma alanlarımız ve ruhsallığımızdan tahliye edilmiş olmasına benzer bir boşaltma işlemdir bu. İstatistikleri derlemeyi bir çalışma olarak saymazsak, intihar aslında hayatımızın her alanında tam bir tabudur. Tabunun işleyişi, ilk önce bilinçdışı seviyede bu eyleme verdiğimiz isimde yatar. Başka bir insanı öldürmekten, gülmekten, ağlamaktan fiiller ile bahsederken, konu intihara gelince fiil birden isme dönüşür. Halbuki intihar esas olarak, kendini katletmek, kendini öldürmektir. İnsanın bir fiilden isme doğru kaçması dil ve düşüncede işleyen bir tabuya işaret etmektedir. Bu tabunun altında yatan ise göreceğimiz üzere suçluluk duygusu ve bastırılmış sapkın arzulardır.

Filmin açılış sahnesi bir dış sesle başlar. Bu dış sesi Anders’in ebeveynlerinin sesi olarak işitiriz. Bu sesler, geçmiş, bitmiş, kaybolmaya yüz tutmuş, kaybolmuş, bir daha asla tekrarlanmayacak olan anılar, yerler ve ilişkiler üzerine konuşur.  Yağan ilk kardan tendeki tuza, Oslo’nun geçmişinden önümüzde uzayıp giden zamana dair her şey aslında geçmişle ilgilidir. Bu dış sesin anlatısı bir anda Philips binasının yıkıldığı sahne ile bitiştirilir. Bu sahne metafor olarak, bir tarihin çökmesi, bir mekanın çökmesi anlamına gelir. Bu çöküş bir yandan bütün anlatılanlarla ilgili bir yası, kaybı tasvir ederken, diğer yandan da bir tarihin, temsili olarak bir ruhsal mekanın çöküşünü adım adım izleyen ve hiçbir şey yapmayan insanları anlatır.  Aslında bu Anders’in hikayesidir.

İlişki tanım olarak, iki insan arasındaki, arzu, istek ve ihtiyaçlar güdümünde gelişen, duygularla bezenmiş bir komünikasyonla biçimlenen, karşılıklı bir alışveriş sürecidir. Ancak en az bunun kadar önemli ve hatta daha kıymetli olarak, kalbimizin ortasına yerleşen, için dışı, dışın içi olarak hissedilen, duygusal bir mekandır. Her ilişki, duygusal uzamda bir mekan yaratır. Bu mekan üç boyutlu değildir ancak, uzay ve zamana yerleşir. İlişkinin varlığı mekanın kurulması, kaybı ise mekanın yıkılmasıdır. Sadece EV’lenmek, ‘ikimize bir dünya’,  terimleri dahi bu çağrışımlarla alabildiğine yüklüdür. Uzama yerleşen ilişkilerin yok olması, ilişkisel-ruhsal mekanların çökmesi, aynı zamanda bir tarihin ve anılar silsilesinin de çöküşüdür. İlişki mekanları bağlamında Philips binasının göçmesiyle metafor olarak anlatılmaya çalışılan şey işte budur. Anders’in içine  yerleştiği ruhsal ilişkiler yani ilişkisel mekanları yoktur. Tüm ilişkisel mekanları ölmeye yüz tutmuştur, adeta nefes alamamaktadır.

Philips binası metaforunun ardından gördüğümüz sahne Anders’in ilk intihar girişimidir. Bu sahne Anders’in hali hazırdaki güçlü intihar eğilimleri ile ilgili bize fikir vermektedir. Filmin henüz başında yönetmenin böyle başarısız bir intihar girişimini resmetmesi, intihar eylemi ile ilgili başka tezleri düşünmemize imkan sunar. Filmin başında olamayan şey, sonunda iradi olarak başarılacaktır. Anders ceplerini taşlarla doldurarak bir göle girer. Bu intihar girişiminin bütün ciddiyetine rağmen, Anders’in de bilmediği yardım çağrısı sinyali ileten başka bir boyutu vardır. Etrafta bu çağrıyı duyacak insanların olmaması, çağrının varlığını değiştirmez. Zira bu çağrı, bizatihi evrimin kendisinden gelmektedir. İntihar insanı kıskıvrak ele geçiren çıkışsızlık duygusu eşliğinde, güdümünde iradi bir eylemdir. Psikiyatrik açıdan kişinin idraki sislenmiş olsa da, bu tez hayli tartışmalıdır. Bu intihar sahnesi film boyunca izini süreceğimiz bir çatallaşmanın, iki yöne gitme eğiliminin tohumlarını barındırır. Birincisi intihar etmek isteyen bir genç vardır, ikincisi intihar etmek istemeyen bir genç vardır ve bu iki eğilim aynı anda işlemekte, neredeyse aynı anda farklı alfabelerle dile gelmektedir. Anders ikiye bölünmüş durumdadır ve nereye gideceği tamamen ilişkisel mekanların içindeki duygu politikaları tarafından belirlenecektir. Yönetmenin önümüze koyduğu bu ilk intihar girişimini, Anders’in içinde çatışan eğilimlerin, evrimsel ve ruhsal olanın, uzlaşmaz ve birbirine indirgenemez olanın metaforu olarak okumaya geçebiliriz. İntihar etmek isteyen ama seçtiği yöntem nedeniyle bedeni tarafından engellenen Anders’in bölünmüşlüğü öncelikle gövdesindedir. İnsanın intiharı ister açık ister sisli bir iradenin sonucu olsun, en sonunda bir niyet ve karar meselesidir. Bu niyetlenme ve karar alma, sinir sisteminin özellikle de beynin evrimsel gelişkinliğinin ölçütü olan korteksle ilgilidir. Yüksek kortikal faaliyetler adını verdiğimiz ve bir anlamda insanı diğer hayvanlardan ayıran zihinsel işlemler, yani, karar alma, idrak etme, muhakeme, tasnif, analiz, sentez gibi işlemler, Merkezi Sinir Sisteminin birer faaliyeti olarak görünür. İntihar için karar alması ve eyleme geçmesi gereken yapı merkezi sinir sistemidir. Yani intihar MSS’nin bir sonucudur. Oysa insanda yaşamsal işlevleri idare ettirmekle mükellef başka bir sinir sitemi daha vardır. Bu sisteme Otonom Sinir Sistemi adı verilir. Otonom sinir sistemi, nabzımızdan, kalp atışımıza, sindirimden kan dolaşımına, gözümüz kırpmamızdan otoimmün sistemin işleyişine, nefes alışımızdan reflekslerimize kadar bütün yaşamsal işlevlerimizin sorumlusudur. Otonom sinir siteminin kontrolü insana verilmemiştir, birey onun üzerinde hüküm sahibi değildir. Bu nedenle otonom sinir sistemi, her durumda yaşamaya programlanmış evrimin, yaşam içgüdülerinin sesidir. Otonom sinir sistemi iflas edebilir ama intihar etmez. Ruhsallığımız ise esas olarak MSS üzerinde şekillenir. Merkezi sinir sitemi intihar etmek için otonom sinir sistemini bypass eder, bunun yolu da karar alma, tasarlama ve uygulamadır. Anders cebinde taşlarla suya girdiğinde, MSS intihar kararı almış ve bunu uygulamaya çalışırken, Otonom Sinir sistemi onu nefes almaya zorlayarak kendi yaşamsal görevini yerine getirir. Yani evrim, psişeye karşı zafer kazanır bu sahnede. Tutulan taş bıraktırılır, ciğerdeki su dışarı atılır, ciğerler solukla yüklenir.  MSS göreli olarak insan kontrolüne bırakılmışken, OSS hiçbir şekilde insan kontrolü altında değildir.  OSS’nin erişim kodları iradeye verilmemiştir. Bunun iki yönlü bir sebebi vardır, birincisi yaşamı kolaylaştırmak ikincisi ise korumak içindir. Kolaylaştırır, çünkü bu satırları okuduğunuz her an, kalbinizin atmasını sağlamak ve nefes almak için iradi bir çaba göstermeniz gerekmez. Bunun için ‘nefes al, bırak, al, bırak’ gibi komutlar vermemiz gerekmez. Koruyucudur ‘’bu yazıyı okuyacağıma öleydim, daha fazla dayanamayacağım ey kalbim dur gayrı’’ dediğinizde, sizi dinlemez ve atmaya devam eder. OSS özerktir müdahale etmemize izin vermez ama aklı yoktur, bu nedenle akıl tarafından kurnazca intihar yoluyla devre dışı bırakılabilir. Bu noktada da psişe evrime karşı, şaibeli bir Pirus zaferi kazanmış olur. Bu sahneyi ve iki sinir sistemini, ayrıca birbiriyle sürekli mücadele eden Eros (yaşamdan yana içgüdü ve dürtüler) ve Thanatos (Ölümden yana içgüdüler ve dürtüler) arasındaki bitmez savaşın tecessüm ettiği, cisimleştiği sahne olarak ta okuyabiliriz. MSS Thanatos’un hizmetine girebilirken, OSS Eros’un hizmetinde hareket ediyor olacaktır. Yani ilişkisel ve duygusal mekanların çökmeye başlamasına dair temsilin ardından gelen sahne, ölüm ve yaşam içgüdüleri arasındaki mücadele sahnesidir. Mücadelenin ne yöne doğru evrileceği zaman içerisinde görülecektir.

Daha sonra Anders’in yitik sevgilisi İselin’in resmini görürüz. Bu görüntü dolaylı olarak, filmin sonunda, Anders’in flört ettiği kızın yüzüne bağlanacaktır. Zira kız ziyadesiyle İselin’i andırmaktadır. Yine Anders’in ayakkabılarının düzeni ile ilgilenmesi, aslında madde bağımlılığı merkezinde hayata tutunmaya çalışan bir gencin içindeki düzene dair, kaostan kaçmaya çalışan eğilimlerin ifadesidir. Ayakkabılarla kurulan bu ilişki basit bir kompülsiyon değil, bağlanmaya dair bir mecazdır.

Salonda gördüğümüz grup terapisi sahnesi, burada tedavi olan insanlar için bazı şeylerin geri dönülmez biçimde yitirilmiş olduğuna dair ipuçları verir. İçindeki kocaman siyah boşluktan bahseden bir bağımlı birey, adeta psikanalist Julia Kristeva’nın Kara Güneş adlı depresyonu anlatan kitabından esinlenmiş gibi konuşmaktadır. Kocaman, siyah, bir boşluktan bahseder. Bu   hiçbir şeyi ısıtamayan bir güneş gibidir. Anders’in bağımlı olmasındaki en büyük faktör de içinde o büyük siyah boşluktur. Madde, onun içini ısıtmaktadır adeta.

Terapi seansının ardından Anders dışarı çıkmaya hazırlanmaktadır. Bu sahnede kliniğin yöneticisi ile Anders arasında bir konuşma olur. Yönetici, Anders’e ’Oslo’lu taksiciler burayı bulmakta güçlük çekiyorlar’ der. Taksicilerin şehir dışındaki bir kliniği bulmakta zorlanmasından çok, uzak olmak, ulaşılamaz olmak, aslında yitik olmakla ilgili bir cümledir bu.
Anders, Oslo şehir merkezine geldiğinde, bir dönem çok yakın olduğu, beraber yiyip içtiği, kendi tabirlerince alem yaptığı bir arkadaşının evine, Thomas’a misafir olur.  Anders’in karşısında, hayatta onun yapamadığı her şeyi yapabilmiş bir insan vardır. Arkadaşı, evi, evliliği, çocuğu, işi ve arkadaşları olan, yerleşik düzene geçmeyi başarmış, ruhsal göçebeliği sona ermiş, amiyane tabirle bir biçimde hayata tutunmayı başarmış bir insandır. Yemek masasında Anders klinikte katıldıkları psikodrama seanslarının kapanış bölümünden dem vurarak,  ‘seni seviyorum, seni bağışlıyorum’ diyen katılımcıların repliklerinin gerçek anlamından bahseder. Anders’e göre insanlar aslında kendi duymak istedikleri şeyleri söylemektedirler, yani sevilmek ve affedilmek. Bunu dillendirmelerinin tek gerekçesi, aslında kendilerinin buna ihtiyacının olmasıdır. Hristiyan teolojisinde bağışla(n)mak ve affetmek aslında insanın temel meselelerinden bir tanesidir. Zira varoluşun kendisi bir tür leke taşır, sevmek, affetmek ve bağışlanmak bu leke ile başa çıkmanın temel yolları olarak sunulur. Anders gibi, değil dine, hayata inancını kaybetmeye başlayan birisi için bu kavramların ne kadar işe yarayacağı ise şaibelidir. Proust’tan yapılan alıntılarla ilerleyen bu konuşmada, arkadaşının eşi müdahale etmek durumunda kalır. Anders’in yaşama arzusunun kaybolduğundan bahsettiğini ve Thomas’ın bunu işitmekten aciz olduğunu söyler.

Anders’le Thomas’ın konuşmaları ilerledikçe, özellikle evin dışında parkta baş başa yaptıkları konuşmada, bu büyülü hikayenin yaldızı dökülmeye başlar. İlişki denilen yapının, yani uzamda yaratılan duygusal mekanın, sadece inşa edilmiş olması dahi, aynı zamanda onun yok oluşunu hazırlamak anlamına da gelmektedir. Bir bebeğin dünyaya gelmesi, anne-bebek çiftinin duygusal bir ilişki mekanı kurmasına neden olur. Bebek dünyaya yerleştikçe, anne şahsında dünya da bebeğe yerleşir. Anne, bebeği doğurarak ona sadece yaşam vermemiş, yaşamı vererek aynı zamanda ölümü de vermiştir. Yaratı, yıkımın rüşeymini, tohumunu gövdesinde barındırmaktadır. Parkta, işte tam da bu sahne gerçekleşir. Thomas ve Anders arasında kurulan ilişki mekanı yıkılmaya başlar. Anders’in yaşamın zorluğu ve nafile oluşuna dair güçlü tezleri karşısında sarsılmaya başlayan Thomas’ın son sığınağı ‘bunu daha önce de yaşadın ve aştın’  biçiminde çaresiz bir retorik olur. Oysa intihara doğru giden bir insanın argümanları karşısında durmak gerçekten zordur. Anders hepimizin içinde var olan ve bastırmak için deli gibi uğraştığımız ölüm içgüdüsünün arz-ı endam etmiş, vücut bulmuş hali olduğundan, içimizdeki o karanlığa kolayca dokunabilir. Thomas’ın bu cümlesi üzerine acı bir şekilde gülümseyen Anders,  ‘her şey düzelecek, her şey yoluna girecek’ der ve kısa bir sessizlikten sonra, ‘öyle olmayacağı dışında’ der. Belki de Silenus’a atfen söylenen ‘insan için en iyisi hiç doğmamış olmaktı’ cümlesi bu konuşmanın esas rengini verir.

Bu konuşmadan sonra Thomas tekdüze hayatını resmetmeye başlar, toptan çökmüş olan ama dışarıdan bakılınca işliyormuş görüntüsü veren ailesini, arkadaşlıklarını,  içine yerleştikleri toplumsal düzeni ve onu imleyen görünmez kodları, yaşam coşkusundaki kaybı anlatır. Anders, Thomas’a oranla ziyadesiyle hakikatli bir karakter olarak görünür. Anders aslında Thomas’la değil, bir ‘toplumsal sistem’le konuşmaktadır ve Andersîn kendi sözünün hakikatını taşımasına dayanamayan arkadaşı Thomas (toplumsal sistemin çürük temeli) , Philips binası gibi katman katman çözülmeye başlar. Buna öznenin çöküşü, liberal bireyin çöküşü, toplumsal riyanın çöküşü, kapitalizmin hedeflediği o modern ama atomize insanın çöküşü olarak da bakabiliriz. Buna rağmen aralarında kalpten bir konuşma vardır. Ayrılacakları sahne alabildiğine yalın bir kurguya sahiptir. Yönetmen hiçbir ucuz drama inşa etmez, müzik, gözyaşı ve büyük duyarlılıklar yoktur. Birbirlerine son sözlerini söylerken, basit bir zaman kaydırması olur. Karakterler konuşurken, 1 saniye için de aslında konuşmadıklarını ama birbirlerinin ne dediğini işittiklerini görürüz. Dertlerini bakışlarıyla  dile getirmektedirler..Bu sahne iki eski dostun kalpten kalbe son ilişkisidir. Ve ayrılıkla birlikte bu ilişki mekanı da boşalır. Thomas ve Anders birbirlerini gerçekten sevmektedir ama sevmek o ilişki mekanını diri tutmaya yetecek bir duygu değildir. Ve bunu da bilmektedirler.

Gün boyunca ara ara İselin’e ulaşmaya çalışan Anders iş görüşmesine gider. Bu sahne Anders’in hayata tutunmaya çalıştığı umarsız girişimlerin bir devamıdır. Tıpkı Thomas’a gitmek, yeni bir telefon almak, İselin’î aramaya devam etmeye benzer.  İşi alabilmek için ayrı olduğu Iselin’le ilgili yalan söyler. Kendi yapabildiği kadar tırnaklarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır. Thomas nasıl çökmekte olan toplumsal sistemi temsil ediyorsa, görüştüğü derginin editörü de, stigmatizasyonu yani toplumsal damgalamayı temsil eder. Özgeçmişindeki boşluğu bütün dürüstlüğü ile anlatan Anders, bir anda nazik davranılan eski bir bağımlıya dönüşür. Editör bu duruşa geçip, spontanlığını yitirdiği andan itibaren, Anders de kaymaya uğrar. Şu soru yanıtlanmayı bekler: Anders intihar mı edecektir yoksa zaten toplum tarafından yavaş yavaş öldürülmekte midir? Stigmatizasyon, bağımlı, hükümlü ve delinin toplumsala entegrasyonuna izin vermez.

Daha sonra filmin bütünün içinde, aslında filmi tümünü anlatan bir sahne gelir. Kafede geçen bu kısma Araf adını verebiliriz. Anders zaten film boyunca araftadır. Anders’in bir gününü ölümle yaşam arasındaki Araf gibi düşünürsek, bu sahne onun arafının en rafine halidir. Anders birbirine değmeyen ve her biri kendi akışında yapayalnız olan insanları izler kafede. Yalnız yemek yiyen, parkta yalnız oturan, eve yalnız giden insanları görür. İnsanlar ilişkiler sevilmek, var olmak, bağlanmak, terkedilmek üzerine konuşurlar. Genç bir kadın hayatta olmak istediği arzu ve çoşku dolu her şeyi sıralar ve sonunda herkesin ihtiyacı olan şeyi söyler: Sevilmek. Sevilmek tam da filmin kalbinde olmayan şeydir. Anders’in bakışı, gülüşü, hüznü, insanları dinleyişi o kadar dokunaklıdır ki, insanın bu karakteri alıp bağrına basası gelir. Yani istediği sevginin hissiyatını tam da seyircide uyandırmayı başarır. Kafe sadece Anders’in değil tüm insanlığın ontolojik arafıdır adeta.

Anders ablası ile görüşmek istemektedir. Ancak ablası görüşmeye gelmez. Kendince haklı nedenleri vardır. Bir önceki gün olması gereken buluşma iptal nedeni ile gerçekleşmemiş ve ablası Anders’e kızmıştır. Görüşmeye ablasının sevgili gelir. Anders’in tutunmaya çalıştığı dallardan birisi daha elinden kayar. Burada mutsuzlukla ilgili bir şey daha görürüz. Ablasının sevgilisi de mutsuzdur, Anders bunu çok nazikçe dile getirir. Zaten film boyunca, mutluluk ve mutsuzlukla ilgili pozisyonları sürekli ters yüz etmektedir. Anders’le karşılaşan herkes ne kadar mutsuz olduğunu hisseder. Anders bir kez daha hakikatle konuşup kendi varoluş sorumluluğunu üstlenir. Ailesi hep özel hayatına saygılı olmuştur, ama belki de tam da bu nedenle onu yeteri kadar destekleyememişlerdir. Yaşadıklarının kendi hatalarının sonucu olduğunu, başkasının sorumlu olmadığını söyler. Anders, Parrhesia’anın bir formu, yani hakikatin tecelli ettiği kişidir, kendisi hakiki olmasa da, hakikatin taşıyıcı iletkenidir. Anders’le karşılaşan insanlar hakikatle de karşılaşırlar.

Çocukların ve ergenlerin her zaman karar alma olgunluğu yoktur ve desteklenmeleri gerekir. Sorumluluğu, ‘bu senin kararın’ diye onlara bırakmak, yol yordam sunmamak, her zaman demokratik bir tavır değil, aynı zamanda çocuk yetiştirmenin, ebeveyn olmanın sorumluluğunu alamamaktadır. Belki Anders’in ailesinin yarattığı sıkıntı da budur. Anders, kendisini büyütürken ona gösterilen saygıyı aslında ihmal gibi yaşamış ve yolunu kaybetmiştir.

Daha sonra Anders’i Mirjam’ın yaş günü partisinde görürüz. Bu andan itibaren Anders’in çöküşü iyice hızlanır. Dünyaya tutunmaya dair programını yitirdiğinin görünür olduğu sahne, Anders’in alkol almaya başlamasıyla açılır. Yine alkole dönmek hızlı çöküşün ilk sinyalidir. Sonrasında partideki her insanla teması adeta bir cüzamlının temasına dönüşür. Anders herkesten bir an önce uzamaya çalışır, yeni ilişki mekanları inşa edemez. Partide uzun zamandır görmediği bir grup eski arkadaşı Anders’le ilgili eski bir hikaye üzerinden dalga geçerek onu kurbanlaştırırlar. Anders’in ne yaşadığı, ruhen hangi iklimde olduğunu bilmeyen insanların eğlence olsun diye anlattığı bu eski ve talihsiz anı, bir anda ortamı değiştirir. Anders beklenmeyen biçimde bu oyuna katılır. Aslında Anders bir soytarı rolü üstlenerek, içinde bulunduğu topluluğun parodisini yapar. Onlar Anders’le dalga geçtiklerini zannederken, Anders bir soytarı gibi onların bu berbat varoluşlarına ayna tutar. Anders’in karşılaştığı tüm insanlardaki mutsuzluk aslında bu mekanda da vardır. Mirjam’la sohbet ederler ve o da mutsuzdur, ama toplumsala katılarak, anne olma düşleriyle mutlu olmayı hedeflemektedir. Anders buradaki kırılmadan sonra yine Iselin’i arar ve ulaşamaz. Nihai adımı atar, insanların çantalarından para alır ve madde almak için satıcısına gider. Satıcısı da mutsuzdur. Evine kapanmış ve bilgisayar oyunlarıyla vakit geçirmektedir. İhtiyacı olan eroini ve enjektör setin alan Anders satıcının yanından ayrılır.

Daha sonra Iselin’e benzeyen bir kızla tanışıp bara giderler. Anders orada, alkolün de etkisiyle ruhsal sansürü biraz daha azalmış biçimde film boyunca tam dile getirmediği, sevilme ihtiyacından bahseder. Barda eskiden Iselin’le yattığını bildiği bir adamı görür ve adama onu affettiğini söyler. Bu tutunmaya çalışmaya dair ilginç eylemlerden birisidir. Daha önce psikodrama seanslarında kendisine uzak bulduğu cümleyi dillendirerek ‘seni bağışlıyorum’ der. İnanmadığı bir oyunu son tutunma denemesi olarak hayata geçirmeye çalışır. Heyhat bu umarsız çaba çok sert bir yanıta yol açar. ‘Etrafta dolaşarak insanları mı bağışlıyorsun ’ diyerek aşağılanır. Anders’in yıkımı devam eder, ikinci dans mekanına gittiklerinde Anders faz değiştirir. İnsanlara yakınlaşır, uzaklaşır, dans eder, kahkahalar atar, sönmekte olan bir yıldızın son görkemli parlayışını sergiler. Bardan çıktıktan sonra bir yankı noktasına giderler. Burada kendi seslerinin yankılarını dinleyebilmektedirler. Hayli mecazi bir sahne izleriz. Seslerinin yankılandığı bu mekan, bize şunu söyler: Bizim varlığımız, duygularımız, düşüncelerimiz ancak başka bir insan tarafından işitilir ve bize geri yansıtılırsa varoluşumuz kıymet kazanır. Varlık tek başına önemli değildir, varlık görünür ve yansıtılır olmak ister, o zaman anlamını bulur. Anlam ilişkiseldir ve bir yankı içerisinde yuvalanır. Bir başkası beni yankılarsa, ben başka insanları yankılarsam ilişki mekanları inşa edilir. Hayatta yankısını kaybetmiş genç Anders’in yankılanmaya çalıştığı son insanları buraya götürmesi çok manidardır. Kendisinin merkezde olmadığı bir yankı arayışıdır bu. Bu arada tarih sonbahar ekinoksuna dönmek üzereyken, yani bir şeyler ölmeye doğru yüz tutarken Anders’in kaderi de belli olmaya başlar. Arkadaşları havuzdayken Anders’in bakışları dünyayla vedalaşmaya başlar. Bu bakışta, öfke, ateş, kin yoktur. Şefkatli bir bakışla vedalaşır. Iselin’i son kez arar ve onunla da vedalaşır.
Sonra ailesinin evine gider ve piyano çalar. Bu sahne için söylenecek hiçbir şey yoktur. Çünkü intiharın eşiğinde duran bir insanın zihninde, şeylerin neye tekabül ettiğini söyleyebilecek bir deneyimimiz yoktur. Anders, eroin iğnesini yapar. Kamera pencereden geri çıkar ve biz o gün boyunca Anders’in geçtiği, değdiği, temas ettiği tüm ilişki mekanlarını içi boşalmış olarak görürüz. Anders, varoluşuyla ilişki mekanlarını kendisiyle doldurduğu için, onun gidişiyle birlikte mekanlar da boşalır ve ölür. Anders’in ölümüyle dünya da ölmüştür. Anders intihara doğru giderken bir yandan kendi hakikatini bir kılavuz olarak önümüze koyup, içinden çıkamayacağımız bir bulmaca bırakır bize.

İNTİHARIN TARİHSEL İZLEĞİ

İntihar düşünceleri ve intihar kapasitesi farklı şeylerdir. İntihar düşüncelerine sahip olmak, intihar düşlemleriyle oynaşmak, tasarlamak ve buna uygun davranışa geçmek hep bir arada değerlendirilir. Tayin edici olan kapasitedir. Tüm intihar girişimleri aynı özenle ele alınsa da, Histerik karakterdeki intihar girişimleri dolaylı olarak yardım çağrısı içerirler, Kişinin intihar için seçtiği yöntem bazen bu dolaylı işitilme arzusunu ifade eder. Kişi ölmek istememektedir. Bu ruhsal açıdan kurtulmak istemektedir. Major depresyonda ise intihar girişimleri daha kararlıdır ve dipten sessizce gelir. İntihar bir söylem olarak ortada daha az görünür ve genelde gerçekleştirilir. Bazen depresyonun ilk toparlanma aşamasında intihar görülür. Kişi uygulama gücünü ilk bulduğu anda bu intihar davranışına yönelebilir. Bazı durumlarda ağır bir ruhsal travma kişide intihar girişimine yol açabilir. Çok sevdiğini birisini, diyelim ki evladını kaybeden bir anne, içindeki yoğun, patlayıcı ve ölümcül anksiyete ile başa çıkamayıp, anlamı ve içi boşalan ruhsallığını paramparça edebilir.

.

İntihar ilkel ya da gelişkin örgütlenmiş birçok toplulukta tabudur. Yadsınır, olumsuzlanır ve hor görülür. Neredeyse zaman ve mekan gözetmeksizin insanlarda beliren bu tabunun sebebi nedir? İntihar, bir şekilde yön değiştirmiş bir cinayettir. Kişi karşısındaki nesneyi değil de, nesne ile ilişki aralığında kendisini yok etmektedir. Yani agresyon yön değiştirmiş, cinayet kendi üzerine kapanmıştır. Bu arkaik bir korkuyu içerir. İntihar eden kişi aslında beni öldüremediği için kendisini öldürdüyse, yani onun ölümünde benim bir payım varsa (ki var), bu yön değiştirmiş cinayetle başa çıkmak için sert bir yasak koymam gerekir. İntiharın ardından anlamsız bir şekilde yaşanan suçluluk duygusunun temelinde bu vardır. Sorumlu olmasam, elimden geleni yapmış dahi olsam suçlu hissederim. Çünkü bilinçdışı seviyede, yanlış insanın öldüğünü ve onun ölümünde benim sağ kalmamın payı olduğunu bilirim. Ben ölmediğim için o ölmüştür. Dolayısı ile bu eylemi tabu haline getirerek yasaklamak, aslında bu cinai hislerin kol gezmesine karşı bir sterilizasyon çabasıdır. İntihar edenlerin bedenlerine ya da girişimde bulunan kişilere karşı yapılanlar, verilen cezalar tarih boyu çok ağırdır. İntihar edenin ruhunun bir şekilde geri gelip, aslında intiharına vesile olan kişi ya da topluluğa musallat olacağına inanılır. Bu inanç biraz önceki tezimize hayli uygundur.

İntiharın yarattığı psişik bir huzursuzluk kesin olmasına rağmen tarihsel açıdan bazı nüanslar, yaklaşım farklılıkları vardır. En belirgin fark paganlar ve tek tanrılı dinler arasındaki farktır. Paganlarda özellikle savaşçı kültürlerde, yaşlılık ve hastalıktan ölmek onur kırıcı olduğundan, savaşarak ölüme gitmek dolaylı bir intihar biçimi alır. Bir Viking için Odin’in Gökyüzü Sarayı Valhalla’ya girmenin yolu, erkek gibi savaşarak ölmekten (bir açıdan kendisini savaş meydanında öldürtmekten) geçer. Bazı kabilelerde ya da antik uygarlıklarda, özellikle Afrika uygarlıklarında, ölen kişinin şefin, soylunun maiyeti de onun ölümün ardından intihar eder ve birlikte gömülürlerdi. Hindistan’da Satilik yani ölen kişinin eşinin de merhumun ardından intihar etmesi geleneği azalsa da hale mücadele yürütülen bir alandır. Burada intihar bir tabu değil bir görev olarak iş görmektedir.
Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet’te intihar yasak olmasına rağmen,  Hristiyanlıkta 5.-6. Yy. itibarıyla ortaya çıkan katı tutum, İslamiyette en baştan itibaren vardır. Tevrat’ta bu yasağa rağmen şehadet kültü içerisinde değerlendirilebilecek intihar eylemleri vardır. Gerek Abimelek gerekse Samson’un ölümleri kendi arzularıyla olur. Abimelek bir kadın tarafından öldürülmek yerine  askerinin kendisini öldürmesini ister. Samson ve Delilah hikayesinde,  Samson düşmanlarını yok etmek için tapınakta kendisini de onlarla birlikte yok eder.

Antik Yunan’da intihara karşı ikircikli bir tavır söz konusudur. Bir yandan intihar eden insanların cesetleri aşağılanırken, yani aslında intihar eylemi aşağılanırken, belli tipte bazı intiharlar ise yüceltilmekteydi. Platon’un aktardığı Sokrates’in hikayesindeki zorunlu ama asil intihar buna bir örnektir.  Zeno’nun kurduğu Stoacı gelenekte akıl ön plana çıkar ve iyi bir yaşam sürdürmeye engel olan kötü bir yaşam varsa, yani hayat işlevsizleşirse kişi hayattan ayrılmayı seçebilir, amaç ölmek değil bu işlevsizliği estetik biçimde sonlandırmaktır. Zaten hayat tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktır. İyi yaşanmayacaksa uzatmanın da gereği yoktur. Nitekim Zeno’nun ilerleyen yaşında ayak parmağını kırdığı için, yaş itibarıyla işlevleri de azaldığından intihar ettiğine dair bir rivayet vardır. Epikürosçular içinse yaşamın esas amacı mutlu olmaktır. Haz veren her şey iyi, acı veren her şey kötüdür. Acı veren şey eğer yaşamsa hayattan da vazgeçilebilir, intihar haz vermeyen hayattan kurtulmak için yapılmış felsefi bir seçim, felsefi bir ölüm halini alır. Pisagorcular ise intiharı kesinlikle reddetmekteydiler. İntihar yaşamın kutsallığı ve tanrılara karşı kapılan bir saygısızlıktı.

Ancak antik Roma’da bazı insanlara intihar etmek yasaktı. Köleler ve askerler intihar edemezdi. Zira, köle emek-değer üreten ekonomik bir üniteydi. Köle intihar ettiğinde sahibi zarara, değer ve mal kaybına uğruyordu. Bu nedenle intihar girişimleri cezalandırılır, intihar edenlerinse bedenleri aşağılanırdı. Asker ise devletin malı olduğundan, intiharı yoluyla devleti zarara uğrattığından dolayı intihar girişimleri felsefi olarak değerlendirilmezdi.

Hristiyan teolojisinde intihara getirilen katı yasak ilginç biçimde, fanatik Hristiyan bir tarikatın eylemlerine karşı şekillenir. Sonuçta insanlığın günahını yüklenerek çarmıha gerilen İsa, aslında bir şekilde kendisini feda etmiş sayılır. İnsanlık adına soylu bir ölümü seçmiştir. Her ne kadar, cezası Sanhedrin tarafından verilse ve Roma Valisi tarafından tasdiklense de İsa, bir yanıyla intihar edercesine ilerlemektedir. Bu nedenle ilk zamanlarda dinen kendisini feda etmek, biraz İsa’nın öyküsüne de bakarak çok yadırganmıyordu. İntihar ilk zamanlarda bir fıkıh tartışması halini alabiliyordu. Ancak Hristiyan cihatçılığı döneminde, Aziz Augustinus zamanında ortaya çıkan Donatistler, kendi heretik yorumları içinde şehadet kültürünü çok ön plana çıkarırlar. Taviz vermez müminler olan Donatistler bu kadar şevkle kendilerini feda etmeye başladıklarında, şehit kültürü yüceltilmeye başlandığında, bu tarz gruplara bakarak, yani bu sapkınlığı durdurmak için intihar üzerindeki yasak sıkılaştırılır. Tanrının verdiği canı reddetmek, Tanrıyı reddetmenin bir biçimi olarak değerlendirilir. Tuhaf biçimde yasağı doğuran bu dehşetli ölme-öldürme arzusudur. Sonraki yüzyıllarda bu yasağın kapsamı genişlemişti. Avrupa’da intihar eden insanların cesetleri, evlerinin kapısından değil, penceresinden çıkarılıyor çöpe atılıyor, yakılıyor, parçalanıyor, naaşları herkesin üzerinden geçtiği, çiğnenecek yollara gömülüyor umumi mezarlıklara defnedilmiyordu. İntihar girişiminde bulunmuş ama ölememiş insanlar cezalandırılıyor, bazen asılıyordu. Tanrıya büyük bir hakarette bulunulduğu için intihar girişimi ironik biçimde ölümle cezalandırılabiliyor. Bu insanların aileleri aşağılanıyor, bazen malları müsadere ediliyordu.

İslamiyette en baştan itibaren, intihar olgusuna dair katı bir yasak vardır. Ortaya çıktığı tarihsel toplumsal koşullarda, intihar yasağı bir tabu olarak kültür içinde zaten yeteri kadar olgunlaşmıştır. İslamiyet bu tutumu olduğu gibi kabul eder. İntihar eden kişinin cenaze namazı kılınsa da, eyleminin affı yoktur.

Tabii ki, bunca baskı ve suçluluk inşa ederek insanların kırılgan ruhsallığı üzerine kumar oynayan dinler, bir yandan da bu intiharlara yol açıyor olabilirler. Yani kendi baskılarının sonucu, intihar bir reddiye olarak geri dönebilmektedir. Bunun üzerinden ancak çok büyük bir yasakla gelmeyi denemektedirler. Ölmeyi arzu eden tarafımız,  şehadet kültürü etrafında dini inancın harcını oluşturuyorsa,  yani dinler adı intihar olmasa da ölmeyi kutsuyorlarsa, bu ölüm her şekilde tezahür edebileceğinden, pekala intihar olarak da geri dönebileceğinden dolayı, bir tarafını açık tuttukları ölüm kültünün diğer tarafını tehdit ve zor yoluyla yasaklamayı denemektedirler. Temeldeki bu çarpıklık sorgulanmadığı sürece paradoksal ve umutsuz bir çaba içine girmeleri adeta kaçınılmaz hale gelmektedir.

Bazı modern tarikat inançları ise bireysel ya da toplu intiharları ruhsal kurtuluşun bir aracı olarak vaaz etmekteydiler. Rahip Jim Jones’in ruhani liderliğini yaptığı Halkın Tapınağı Tarikatı,  1978 yılında, 900 kişinin toplu intiharı ile bu anlayışın en uç noktasını temsil eder. Köle olarak yakalanmamak için edilen intiharlar, vahşice öldürülmemek, işkence görmemek ya da tecavüze uğramamak için yapılan bireysel ve grup intiharların tarih boyu kronolojisini sürmek mümkündür. Bali’nin Hollanda’lılar tarafından işgali sonrası yerliler ya da Roma tarafından Masada’da kuşatılan Yahudiler kendilerini işgalcilerin zulmünden kurtarmak için toplu halde intihar etmişlerdir.

Bazı durumlarda intihar bir şeref eylemi olarak değerlendirilmekteydi. Japon savaş pilotlarının Kamikaze eylemleri onurla taçlanmaktaydı ya da intihar bombacılarının eylemleri kutsal cihat içinde anlam bulmaktaydı. Yani intihar da her eylemde olduğu gibi istismara açık ve tüm tabu haline rağmen değişik açılardan desteklenebilen bir eylemdi. Gerçi intihar eylemcisi de tabunun bir sürdürücüsüdür. Zira şehitin eylemini ve şehadetini sorgulamak, kaçınılmaz biçimde haince bir davranış olacağından, tabu eylem daha büyük bir tabu üreterek kendi zeminini sorgulanamaz biçimde pekiştirmektedir. Bireysel intiharla toplumsal için yapılan intihar arasındaki temel fark, ikincisinin kabul edilebilir bir yabancılaşma olmasıdır.

Aydınlanma ve bilhassa pozitivizmin ortaya çıkışıyla intihara bakışta bir farklılık ortaya çıkmaya başlar. Bu hayli radikal ve etkileri günümüzü de belirleyen bir farklılaşmadır. İntihar bireysel bir eylemden ziyade toplumsal bir olgu, hatta sorun olarak kodlanmaya başlamıştır. Kendini öldürmek bir sorunun, ruhsal bir problemin ifadesi olarak ele alınmıştır. İntihar toplumsalın ürettiği bir zeminde kavranır hale gelmiştir. Bir ahlak meselesi olmaktan çok bir ruhsal problem olarak değerlendirilmeye başlandığı andan itibaren, intihar eden birey ölümünden sonra da olsa, bazı kamusal hakları elde etmeye başladı. Mülkü veraset yoluyla ailesine aktarıldı ve bu insanlar umumi mezarlıklara defnedilmeye başlandı. Psikoloji ve psikiyatrinin kurumsallaşması ve gelişmesi ile birlikte depresyon ve intihar ilişkisi bilimsel bir incelemenin nesnesi halini aldılar.

İntihar eylemi, ölenin etrafındaki insanlar için farklı bir işaret sistemi taşır. İntihar geri dönüşlüdür. Ölen bize başa çıkamayacağımız bir soru yöneltmektedir. Bu soruyla yüzleşecek cesaretimiz varsa o mesaj üzerinde de çalışırız. Çünkü kişi bu jesti ile giderayak varlığını bir borç olarak bize devretmiştir. Ödemek bir yana anlamaktan imtina ettiğimiz bir borçtur. Bu borç bizi suskunluğa iter. O nedenle intihar olmayan her ölümü çevremizle konuşurken, intiharın olduğu yerde kimse bu eylem üzerine konuşmaz. Tabu çalışır, intiharın geri dönüşü bizi sarsacağı için, sessizlik yoluyla üstesinden gelinmeye çalışılır. Bu da tuhaf bir sonuca yol açar. Kişi konuşulmaması yoluyla ölümsüzlüğe kavuşur. Yası simgesel düzen içinde tutulamadığından, dillenemediğinden bir açıdan gömülmez, ölemez. İntihar eylemiyle kişi, paradoksal olarak kendi ölümsüzlüğünün görünmeyen imzasını toplum üzerine atmış olur.

Freud, kaybettiğimiz bir nesnenin tutulamayan yasından bahseder. İnsan kaybettiği nesneyi, bilinçdışı seviyede yaşatmak için egosunun içine alır. Ancak bu içeri alınan kıymık, bir türlü sindirilmez ve kapsül olarak ruhsallığın içinde kalır. Bu içimizdeki erimeyen nesne, ölmeyen ötekinin parçası öyle bir ızdırap yaratır ki, doğru dürüst yasını tutmayı başaramadığımız bu kayıp nesne, bizi tahrip etmeye başladığından, içimizde bizi ele geçirmeye çalışan bu nesneyi yok etmeye çalışırız. İntihar içimdeki ötekini öldürülme çabasıdır.

İnsan içinde değişime direnen, libido karşıtı dürtüler vardır. Freud’a göre bunlar ölüm içgüdüsünün hizmetindeki güçlerdir. Bunlar bazen toplumsal açıdan patlayıcı olarak tezahür ederler. Avrupa’nın büyük barış yüzyılından sonra, 25 yıl arayla iki büyük dünya savaşı ortaya çıkar. Freud’a göre bu ölüm içgüdüsünün tezahürüdür. Freud’a göre bir tarafımız tüm organik dürtülerden kurtulmak ister. Yaşamın baskısından kurtulmak isteyen bir tarafımız vardır. Bunun nasıl tezahür edeceği ise belli değildir.

Edebiyatta intihar için öne çıkarılabilecek çok sayıda eser olsa da, ilk akla gelen Goethe’nin Genç Werther’in Acıları eseridir. Ergenliğin büyük karmaşasını ilk kez bu kadar görkemli anlatan eser, zamanının bir tür sosyal medya fenomenine dönüşmüş ve gençler arasında intiharları tetiklemiştir. Ergenlik doğası gereği, çocuk ruhsallığının ölüp, yetişkin ruhsallığının başladığı araf olduğundan, bu yalnızlık ve hüznün ölüme doğru hızlıca kayması anlaşılır bir şeydir.
Yine Dante’nin İlahi Komedyasında intihar eden lanetli ruhlar cehennemde yer alırlar. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli eserinde Selim Işık’ın ontolojik intiharını görebiliriz.

Slyvia Plath’ın intihar sürecini okuduğumuzda, ölmek arzusu ile kaçınılmaz olarak ölüme doğru sürüklenen bir insanın yardım arayışı ve ona karşı yetersiz kalan dünyanın hikayesini görebiliriz. Plath’ın ölümü, kucaklanamamış bir yaşamın ifadesidir

Varoluşçu filozoflar intihar meselesi üzerine bir hayli düşünürler. Albert Camus, felsefi olarak ele alınabilecek tek meselenin intihar olduğunu söyler. Sorusunu şöyle formüle eder: yaşam yaşamaya değecek bir şey midir? Bir insan neden intihar eder? Sorduğu sorulara verdiği yanıtlar bireyseldir ve bir iç konuşmanın yüksek sesle sunulması gibidir. Cevabı değil, mütalaaları vardır.

Oslo 31 August filminde Anders üzerine düşünürken dahi zorlandığımız, kaçtığımız tüm bu soruları, hem psikolojik hem tarihsel seviyede önümüze koyar. Kendi intiharı ile bizim varoluş yolculuğumuzda soluklanmamıza neden olur, soluğumuzu keser gibi olsa da. Bir tabunun aynasında kendi suretimizi görmüş oluruz. Dehşet içinde çarpılmış bir surettir bu.

 

 

 

 

.

 

 

 

 

 

KOZMİK RÜYA: HAFİF ELEMENTLERDEN AĞIR UZLAŞMALARA

‘Özne dünyada değildir, dünyanın sınırlarından biridir.’

Ludwig Wittgenstein  –Logico-Philosophicus-Tractatus

 

Ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım, idrak sınırlarımızı tayin eden ve aşan bir varoluş içinde yaşıyoruz. İster muhabbetle ister mesafeyle bakalım, ‘ne’ olduğumuz meselesi havsalamızın içinde makbul miktarda zamanı ve enerjiyi kendi lehine kullanıyor.

Biraz indirgeme riskini göze alarak bakıldığında bu zaman ve enerji meselesi hem evrenin hem de insanın varoluşundaki temel uzlaşma ve gerilim hatlarını inşa ediyor gibi duruyor.

Bu inşa hatlarının kökenine doğru kısa bir yolculuk denemesinde, akıl oyununda, hayal perdesinde dolanırsak belki ufkumuza başka görüntüleri katmak, başka tayfları görmek de mümkün olabilir.

NEDEN KARINCALANIYORUM…

Evde, işte, araçta radyo dinliyoruz. Meşrebimize uygun müzik kanallarını bulup, hicranımızı koyulaştırıyor ya da neşemize neşe katıyoruz. Yaşam, evren ve her şey hakkında iri lokmalar eden insanların servis ettiği muhabbetlerin seyrine kapılıyoruz. Ez cümle yayın neredeyse, radyo frekansıyla orada uzlaşıyoruz. Ama o arada dikkatimizi hiç çekmeyen ilginç bir şey daha yapıyoruz ve bunu epey hızla yapıyoruz. Bir kanaldan diğer kanala geçerken rahatsız edici bir parazit, ekran diline tercüme edersek bir karlanma, karıncalanma işitiyoruz. Bu sesin hiçbirimiz için anlamı yok.  Tekil olarak bir anlam taşımayan bu ses, insanın evreni anlama, araştırma meselesinde çok kıymetli bir kozmik kod, elektromanyetik bir senfoni aslında. Bu ses bize bir şeyi anlatıyor, en hafif elementin doğumundan yaşamın ortaya çıkışına, insanın evrimsel varoluşundan en ağır ruhsal cebelleşmelere kadar uzanan yolculuğu anlatıyor. Bu ses kainatın ortaya çıkış sahnesinin yani, Büyük Patlama’nın sesidir. Astronomların Kozmik Fon Işıması adını verdiği bu ses, ‘dünyaya dünya kendine insan’ diyen varlığın ruhani yolculuğunun beşiğidir aynı zamanda. Bu beşiğin görsel görüntüsü televizyon kanallarının arasındaki karlanmadır. Bizim önemsiz diyerek geçtiğimiz parazit, parazitli ruhumuzun kaçınılmaz resmidir.

 

BİR FIRIN YAPTIRDIM, DOLDURDUM BÖREKLERİ…

Yıldızlar, nükleer seviyede devasa element fabrikalarıdır. Bir yıldız oluşurken kütle çekimini dengelemek amacıyla enerji ortaya çıkmaya başlar. Bunu yaparken elementler bir diğerine dönüşür ve yeni elementler ortaya çıkar. Misal güzide Güneş’imizde termonükleer süreçlerle Hidrojen atomları Helyum’a dönüşür. Güneşimiz hidrojeni tükettiğinde bu defa helyum atomları nükleer tepkimeye girecek ve yeni elementlere dönüşecektir. Kısacası hafif elementler gittikçe ağır elementlere dönüşecektir, ta ki Güneş son ve görkemli patlamayla saçılıp kendi kaçınılmaz sonu olan, demir atomundan mütevellit ölü bir yıldıza, bir beyaz cüceye dönüşene dek. Bir fırın yaptırdık doldurduk elementleri…
Ancak bu termal fırından çıkan ürünlerden özellikle bir tanesi bizi epey ilgilendiriyor.

Patlama sırasında saçılan bir element: Karbon. Astrobiyolojik açıdan her canlı yaşam formunun temeli olan madde.

Dünya, bu saçılmış maddelerin topaklaşmış artıklarından birisidir. Yani nihayetinde hepimiz yıldız tozuyuz, hepimizin mayasında o fırından çıkan Karbon var. Kestirmeden olsa da mümkün bir bağlantı kurduk, evren ve insan arasında. Nükleer tepkimeler, çekim kuvveti ve elektromanyetik kuvvetlerin uzlaşma ya da çatışmalarının bir ürünüyüz sonuçta.

AMAN AVCI VURMA BENİ…

Antik medeniyetlerin ya da uygarların ilkel dediği toplulukların birçoğunda Orion’la ilgili bir astrolojik araştırmalar ya da mitolojik öyküler var. Mayalar, Mısırlılar, Dogonlar, Aborijinler, Sümerler, Keltler  hatta Urfa’daki Göbeklitepe’nin antik sakinleri Orion’la ve özellikle bu sistemde yer alan Sirius’la ilgileniyor, hatta yeryüzündeki oluşumuza oradan kaynak gösteriyorlardı. Sirius ilginç bir çift yıldız sistemidir. İşin tuhafı Sirius’un bir çift yıldız sistemi olduğunu, son 50 yılın içinde kanıtlamayı başardı astronomi. Bu sistem, bir ölü bir yaşayan, bir görünen bir de görünmeyen iki yıldızdan oluşuyor. Bilinç ve bilinçdışı gibi belki de.

Orion, Avcı takımyıldızı olarak biliniyor ve sarmal galaksimizin o koluna Orion Kolu adı veriliyor. Bizim güneşimizde Orion kolunda yer alıyor. Bizim de görünen ve görünmeyen ruhsal coğrafyalarımız arasında uzlaşmalar, çatışmalar süregidiyor.

 

BEYNİN DİLEMMASI…

Beyin ilginç bir organdır.  Kendisinin de parçası olduğu bütün adına hatta o bütün üzerine çıkıp konuşabilme paradoksunu yaratıyor. Bir şeyin hem parçası olup hem de onun dışındaymış gibi davranabilmesi ilginç. Belki de uzlaşmazlığın temeli. Belki de uzlaştırmanın aracı, yanıtlaması zor. Bir şeyin hem içinde olup hem onun üzerine konuşmak mümkün müdür? Mümkün olsa bile açıklayıcı mıdır?

Bu dilemmayı galaktik seviyeye taşıyalım, bakalım görüntü nasıl olacak? Samanyolu yani galaksimizin dışına çıkıp onun fotoğrafını çekmek imkansızdır. Hem içinde olup hem dışından nasıl onun üzerine (fotoğraf yoluyla) konuşacağız? Demek ki, elimizdeki Samanyolu görüntüleri ya kısmi bir perspektife sahiptir ya da modelleme yoluyla inşa edilmektedir.

Ama bir an için bunun mümkün olduğunu düşünerek ilerleyelim.  Nasıl bir yer galaksimiz?  Veriler değişken olsa da 300-400 milyar yıldız barındıran bir sistemde yaşıyoruz. Bu sadece yıldız sayısıdır. Diğer gök cisimlerini, gezegenleri, uyduları, meteorları, kuyruklu yıldızları bu sayıya eklediğimizde ortaya çıkan sayı muazzam oluyor.  Peki, her biri yüzlerce milyar yıldız barındıran bu galaksilerden kaç adet var diye düşünelim. Yüz milyarlarca!

İşte, vasati bir galaksinin üzerinde, sarmalın dış kolunda, üçüncü gezegenin üstünde yaşayan, insan denilen karbon esaslı bu varlık, evren ve her şey üzerine konuşabilme ehliyetine sahip görünüyor ve bunu da zihin yapıyor. Nükleer fırının tozu olan insan, felsefe ve ruhsallık yaratıyor. Ama o da tıpkı beynin yaptığı gibi, parçası olduğu evrendeki oluşu üzerine, parçayı aşan şeyler söylemeye çalışıyor. Mütevazi olduğu sürece iyi niyetli ancak nihayete ulaşamayacak bir çaba. İçindeki sonsuz gerilimlerle uzlaşma ve uzlaşmayı reddetme arasında salınıyor.

 

BİR YILDIZ DOĞUYOR…

İnsan canlısı kaotik bir dünyaya çaresiz biçimde adım atıyor. Uygarlık alemine katılmak için uzlaşması gerekiyor, içgüdülerinin ifadesiyle, ötekiyle, kendisiyle.

Kendisine bakım verenin sunduğu her şeye, uzunca bir süre muhtaç yaşıyor. Zaman ve enerji sayacı ölüme doğru ilerleyecek biçimde bebek için çalışmaya başlıyor. Kendisine saldıran, tehdit eden bu dünyada sığınacak tek limanı bakım veren (genelde anne) olan zat. Ama sadece dış dünya, ışık, ses, koku, temas olarak saldırmıyor ona, ana rahmindeki görece duyumlarına kapalı olduğu dış dünya haricinde bedeni de içsel gerilimler yaratıyor. İçgüdüleri harekete geçiyor, acıkıyor, susuyor, gazı oluşuyor. Bu gerilimler ana karnındaki gibi dolayımsız, sembiyotik biçimde yatıştırılmıyor. Gecikiyor, erteleniyor, ruhsal izler yaratıyor. Üstelik sadece biyolojik bir varlık değil ana karnındaki gibi. Biyolojik olandan toplumsal olana, yani canlıdan insana evrilmesi gerekiyor. Uzun ve meşakkatli bir yolculuk.  Bu yolculuğun birçok evresinde uzlaşmalara giriyor ya da uzlaşmamak için direniyor. Toplumsallaşmak için kaçınılmaz olarak kendini bastırıyor ya da bastırmaya zorlanıyor.

Var kalmak için bir rüya, bir masala inanarak başlaması gerekiyor bu canlının. Kendisini yok edecek bu dünyada, annesi ona yapay bir psikolojik rahim sunuyor: ‘Tamam rahimdeki gibi görece sükûnetli ve korunaklı değilsin yine de korkma ben varım, ben varoldukça sana bir şey olmaz. Dünya denen mefhumla aranda ben olacağım’. Çocuk annenin bu masalına inanırsa ruhsal ve fiziksel açıdan sağ kalmayı başarıyor. Anne, merkez, çocuk yörüngesinde dolanıyor. Yaşamın ilk yıllarında ebeveyn de güneş ve yıldızlar gibi göz kamaştırıcı ve ölümsüz geliyor ona. Kısacası İlk masal ilk uzlaşma.

Büyüdükçe birçok yaşam deneyimiyle ve krizleriyle karşılaşıyor. Bu dönemlerde çelişiyor, çatışıyor, uzlaşıyor, direniyor, dönüp kendi benliğine dalıyor, tefekkür ediyor, oradan çıkıp dünyayı tekrar şekillendirmeyi deniyor, değişen dünya da onu şekillendiriyor ve bu döngüsel biçimde yaşam boyu devam ediyor.

Yola uzlaşmadan devam etmek mümkün mü, galiba hayır. Bunda bir sıkıntı yok. Zira uzlaşmanın karşıtı uzlaşmamak değil, teslimiyet oluyor. Uzlaşmamak bir uzlaşma enstrümanı, uzlaşmak da bazen uzlaşmamanın enstrümanı haline geliyor. Bir karşıtlık değil de, sirküler ilerleyen bir diyalektik daha ziyade.

Bunlardan bunaldığı zamanda geceleri gökyüzünü izliyor, anlayamadığı bir sükûnet yaşıyor. Çünkü binlerce insan kuşağı boyunca üzerindeki gökyüzü değişmiyor, adeta bir nesne sabitliği üretiyor, bütün ruhsallığını yansıtabileceği bir ara yüzey oluyor gece göğü. Şiir yazıyor, ağıt düzüyor, hayallere dalıyor. Astrolojik değişimin zamanı, insan türünün hikayesinden çok daha ağır ilerliyor. O nedenle kendi sonluluğu çerçevesinden baktığı gökyüzünde sonsuzluğu ve sabitliği görüyor. Kendisinin de arzu ettiği o serabı.

Belki de ruhsal dünyamıza çok daldığımızda, yaşamın ruhsallığımıza dayattığı kaostan daraldığımızda, bir şeylere aşırı bağlandığımızda ya da kaçındığımızda, dönüp bu muazzam hikayenin içindeki yerimize bakmak, bu galakside, bu güneşin yörüngesindeki o üçüncü gezegenin üzerinde olduğumuzu anımsamak, bizi yumuşatabilir, sükûnete taşıyabilir, iri lokmaları bölebilir. Evrenin aynası hiçbir zaman dev aynası olarak çalışmayacaktır.

Uzlaşmanın yolu, kayıp duygusunu yaşayabilme ve telafi edebilmeyle, melankoliyle doğrudan ilişkili gibi görünüyor. Benimle evren, benimle maskelerim arasındaki ‘boşluk mekanı’ olarak bu kayıp duygusu dışarıya uzanan geçici köprülerin, köprü kurma gayretlerinin ta kendisi de diyebiliriz. Bu veçhe, kozmik mezarlık olan evrenin içinde kendi ruhsal mezarlığımızı tanzim etme becerisini gösterebilmemiz anlamına geliyor. Nasıl ki evren saçıldığı andan itibaren çöküşe doğru ilerlemeye başlamışsa, insan da doğduğu andan itibaren ölüme doğru ilerliyor. Milyarlarca yıldızın ışığı altında durmaya çalışan bir mum gibi.

.

Uzlaşmak var kalmak için kaçınılmaz bir yol, ama var olmak için şart değil.

 

Eşlik eden müzik: Carbon Based Lifeforms (MOS 6581)

 

 

 

 

 

MAD MAX: İMPARATORLUĞUN KARANLIĞINA KARŞI ÇOKLUK DAYANIŞMASI

 

Antonio Negri ve Michael Hardt ‘Empire’ (İmparatorluk) isimli eserlerini yazalı 16 yıl oldu. Bu eserde Negri ve Hardt postmodern dönemde kapitalizmin aldığı yeni formu tanımlama ve direnişin de yeni yolları üzerine düşünmeye çalıştılar. Bu yeni düzende kapitalizm, ulusal ve ulus-üstü organlar aracılığıyla, tahakküm politikalarını, tek bir hüküm merkezi üzerinden revize etmeye başlamıştır. 1970’lerin başında deneysel olarak Şili’de başlayan neoliberal politikaların faşizm eliyle yürütülmesi projesi, zaman içinde imparatorluğun ufkunu da çizmeye başlamıştır.

İmparatorluk kendisine has bazı formlar inşa ederek reorganize olmaktadır. Bunlardan en belirgini İmparatorluğun bir merkezi olmamasıdır. İmparatorluğun sınırları yoktur ve o adeta Yok-Yer de konumlanmaktadır. Günümüzün güçlü emperyal devletleri bu oluşumda çeşitli düzeylerde yer alsalar dahi, en güçlüsü bile İmparatorluğun merkezi ve tayin edicisi değildir. İmparatorluk toprağa ya da mekana bağlı olmadığı için hükümranlık alanı da sınırlandırılabilir değildir.
İmparatorluk çeşitli karma yapıların grift organizasyonudur ve kendisini, istihbari, militer, ekonomik, yerel-bölgesel sivil yapılar gibi karmaşık bir formasyonda örgütler.

İmparatorluğun karşısındaki yeni siyaset özneleri ise Çokluk olarak adlandırılır. Çokluk bilhassa maddi olmayan emek kavramı üzerinden yükselen, hizmet emeği, entelektüel emek, bilişsel emek gibi fabrika emeği ile sınırlanmayan bir emektir. Hardt ve Negri’ye göre İmparatorluğun küresel meydan okumasına karşı, ancak küresel bir meydan okumayla, yani Karşı-İmparatorluk  ile yanıt verilebilir. Bu Karşı-İmparatorluk, Çokluktur. Çokluk bir kimliğe, türdeşliğe sahip değildir. O iç farklılıkları zengin olan, çoğulluğu öne çıkaran, ideolojide değil paydalarda ortaklaşan bir toplumsal-siyasi öznedir. Onu Çokluk kılan, farklı oluşların çoğulluğudur. Çokluk kendisini doğrudan ve özgürce ifade eden devrimci öznelerden oluşur ve temsiliyet üzerinden kendisini ifade etmez.

Postmodern dünyanın bu yeni biyopolitik tahakküm organizasyonu, Post-apokaliptik (kıyamet sonrası) Mad Max evreninde kendisini yeterince açığa vurur. Mad Max: Fury Roads filmi, İmparatorluk’a karşı Çokluk’un mücadelesinin anlatıldığı bir laboratuvar gibidir. Filmin bahsi geçen Öfkeli Yolları esasen tam bir kaynağa dönüş hikayesidir, bu anlamda daha önceki yol filmleri tadından bir miktar farklıdır. Burada Çokluk filmin başında parya olduğu yere muzaffer olarak dönecek, kaba bir iktidarı yeniden tesis mücadelesine girişmeyecek, kendisi dışındaki tüm öznelere de özgürlük alanı tesis edecektir. Bu kaynağa dönüşü dişiliğe dönüş metaforu olarak da okuyabiliriz.

Daha önceki filmlerin Mad Max’i, postapokaliptik bir western dünyasında kendisine yabancılaşmış, gücü yetenin muktedir olduğu Sosyal Darwinist düsturla hayatta kalmaya çalışan bir karakterdir. Bu filmde ise Max, Sosyal Darwinizmden dayanışmacı bir perspektife doğru ilerlerken aynı zamanda direnişçi bir Çokluk öznesine dönüşür ve film içinde nihayet yabancılaşmanın kırıldığı bir an olarak, Furiosa’ya kendi ismini söyler. Anonimlikten özne olmaya doğru bir geçiş, sadece bir varlık oluş değil, görünür bir varlık olmaya geçiştir bu. Hannah Arendt’n deyimiyle Vita Activa’nın tezahürüdür.
Filmin içinde İmparatorluk’u temsil eden yapılar şunlardır: Ölümsüz Joe (tekelci kapitalizmin yenilmezlik ve güç timsali), İnsan Yiyici (finans sektörü), Bullet Farmer (silah sanayi) ve War Boys ( beyinleri şehadet kültürüyle yıkanmış olan askerler)

Çokluk’u temsil eden ve kurban rolünden direnişçi yeni siyasi özneler olmaya terfi eden ve bunu yaparken yekpare bir ideoloji sunmayan, farklılıkların çoğulluğu olarak ön plana çıkan karakterler ise şunlardır. Mad Max, Furiosa, Damızlık Gelinler, Nice Anneler ve Nux.  Bu karakterlerin içinde sadece Furiosa ve Nice Anneler (yani dişi arketipler) en baştan beri direnişin figürleridir. Mad Max yabancılaşmış halini ve yasını kırıp daha sonra bu gruba katılacakken, Damızlık Gelinler Furiosa’nın becerisi ve etkisiyle bu savaşın parçası haline gelirler. Nux ise Nordik Mitolojinin bir unsuru olan savaş yolunda şehit olarak savaşçıların cennetine yani Valhalla’ya gitme fantezilerinden, Capable’in gösterdiği şefkat sonucu özgürleşir. Filmde özgürleştirmeye yönelik tüm müdahaleler kadın karakterlerden gelmektedir.

İmparatorluk’a karşı Çokluk’un öznelerini böylece dizdikten sonra filmin yerleştiği coğrafyanın temsili üzerine ve temsiliyet mekanında düzenlenen tahakküm ilişkilerine günümüzün psikopolitik penceresinden bir göz atabiliriz.
Coğrafyanın neresi olduğu bir açıdan belirsizken (İmparatorluk’un bir mekanı ve dışarısı yokken) diğer yandan da bu bölge imparatorluğun hali hazırdaki av sahası olan Ortadoğu’ya göndermede bulunmaktadır. İmparatorluğun bileşenlerinin tek merkezi yoktur, parçalı bir yayılım gösterir, bu nedenle her yerde ve hiçbir yerdedir, filmin sonunda ele geçirilen de sadece bir merkezdir ama en güçlü merkezdir.

Öte yandan günümüzün bir alegorisi olarak Ortadoğu’yu düşünürsek,  Vahşi Erkekler ve Direnen Kadınlar gerilimi aha kolay okunur hale gelir. İmparatorluk uzun zamandır, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar yeni model dizayn etmekte, hatta deneysel bir faaliyet yürütmektedir. Arap Baharı olarak adlandırılan projenin etkileri açısından gelip dayandığı yer Türkiye’yi de içine almaya çalışan dinci faşist bir modeldir. İmparatorluk ve IŞID’ın ideolojisi öz itibarıyla aynıdır.  Hatta IŞID İmparatorluk’un, küresel kapitalizmin, NeoCon’ların her zaman istediği sınırsız ve vahşi sömürünün ete kemiğe bürünmüş hali, yönetenlerin en derin hayallerini süsleyen ufuktur. Bu ufukta aslında hiç bir direşin olmadığı, tüm direniş odaklarının hukuksuzca yok edildiği, en basit burjuva demokrasisinin dahi ayak bağı görüldüğü, basının sadece rıza imalatı ürettiği, burjuvazinin elini kolunu bağlayan, aydınlanma düşüncesi ve insan haklarından gelen tüm sınırlamalardan kurtulduğu, parlamento ve yargının güdükleştirildiği, kadının her tür cinsel-sömürü fantezisinin nesnesi kılındığı bir dünya vardır. Nitekim yerel ölçekte IŞID bu saydığımız fenomenlerin tümüne haizdir. Ancak İmparatorluk IŞID’da mikro ölçekte ortaya konan bu fanteziye ziyadesiyle sahip çıkmaya adaydır.  Nitekim demokrasi yanılsamasının en büyük kurumlarından birisi olan AB, Ukrayna’da seçilmiş bir hükümete karşı faşistleri destekleyebilmiş, İmparatorluk Ortadoğu’da sınırları yeniden dizayn ederken tercihini açık faşizmden yana olduğunu ortaya koymuştur. Bu deneysel faşizmde Türkiye’ye biçilen kader ise hepimizin bildiği bir sırdır. Bu IŞID-İmparatorluk ortak düşü güce tapma, hukuksuzluk, kadın düşmanlığı, direnişi boğma, dinci bağnazlık ve şehadet kültü, kendisini tüm varlığıyla dayatma eksenlerinde açığa çıkar.

 

Bu meyanda en tehlikeli ihtimallerden birisi İmparatorluk bu av sahasını dizayn ederken, özgürlükçü bir Ortadoğu kadın direnişinin belirmesidir. Rojava’dan Şengal’e kadar olan coğrafyada bu tehdit, öncelikle ehlileştirilme seçeneği düşünülerek, dikkatle takip edilmektedir. Yani Mad Max: Fury Roads dünyasında, İmparatorluk-Çokluk, IŞID-Rojava Kadın Direnişi hatlarının ipuçları vardır.

Petrol ve Su savaşlarının yürütüldüğü bu dünyada, gaz ve yakıt için ‘anne sütü’ metaforunun kullanılması çok anlaşılırdır. Zira günümüzün tekno-bireyi için enerji sirkülasyonuna bağlı olan barınma, ulaşım, komünikasyon gibi hizmetlerin sekteye uğraması, ana rahminden çıkmış çaresiz bir bebek varoluşuna yol açtığı için enerji artık anne sütüdür. Ancak suyun başını (enerjinin, sütün başını) tutan her kimse onun sunduğu oranda parya bir yaşamı devam etmek mümkündür. Çok yakın bir tarihte tüm memleketi içine alan ‘deneysel’ elektrik kesintisi, Youtube, Twitter erişimlerinin engellenmesi gibi olayları düşünürsek, bu bağımlılığın etkisi hakkında rahatça fikir yürütebiliriz.

Üstelik filmde Ölümsüz Joe karakteri, tebaasına ‘suya bağımlı olmayın’ der. Bu tam bir nefis terbiyesi ideolojisinin ayartıcılığıdır. İnsanlar ruhunda suya bağımlı olmasın ama pratikte bana bağımlı olsun demenin bir yoludur bu. Bu da kapitalizmin bildik jargonlarından birisidir. Her şey senin elinde, her şeye gücün yeter yanılsaması yaratmak, düşmanı dışarıda değil de içeride, nefsinde aratmak. (Düşmana bakma nefsine bak, düşman ben değilim nefsin). Egemenler düşmanı gizlemek için iyi bir yer bulmuş olurlar böylece. Bana bakma da nereye bakarsan bak, bana gelme de nereye gelirsen gel! Acı (Susuzluk olarak okuyun) bizden değil dünyanın özü acı, hadi aç kal, meditasyon yap, çivili yatağa yat. Biz o arada dünyayı yiyeceğiz. Bu gerek kapitalizmin gerekse dinlerin insan ruhsallığını bastırmak için sürekli işledikleri, pazarladıkları bir hikayedir.
Film boyunca, zorunlu ya da inandırılmış birçok grubun sömürü süreçlerini izleriz. Joe için sağlıklı nesilleri üretecek Damızlık Gelinler, anneliğe ve eve mahkum edilmiş sütleri toplanan (sömürülen) kadınlar, şehadet kültürüne inandırılmış savaş çocukları, her sahnede çocuk emeğinin sömürüsüne denk gelecek çeşitli sekanslar vardır. İnsan, kan, süt, su,  her şey metadır. Sömürülmekte, depolanmakta ve hiyerarşiye uygun olarak dağıtılmaktadır. Furiosa’nın gelinleri kaçırmasıyla birlikte, filmin ana izleği de kurulmaya başlanır. Bekaret kilidi takılmış, Çöl Şeyhinin cariyeleri, ‘Bebeklerimiz savaş lordu olamayacak, bizler eşya değiliz diyerek, meta olarak kullanıldıkları pozisyonu topyekün reddederler. Furiosa ve Max’in ilk karşılaşması da bu kovalamaca sahnesinde olur. Sadece hayatta kalma düşüncesine tutunan Max, bu sahnede bir kadın dayanışmasıyla alt edilir.

Filmde Çokluk’u oluşturan tüm karakterler, yaralı, iğdiş edilmiş ve kastredir. Max, kendisini eşi ve çocuğunun ölümünden sorumlu tutmakta, sık sık sanrılar görmektedir. Fallik ve güçlü kadın karakter Furiosa annesini yitirmiştir, aslında bir kolu yoktur ve mekaniktir. Nux bir savaş çocuğudur ama kanser hastalığı vardır, gelinlerin birisi bacağından yaralanmış, diğeri hem hayatını hem bebeğini yitirmiştir, Nice Anneler Yeşil Bölge’yi kaybetmişlerdir. Yani Çokluk karakterleri, hem kendi yaralarını hem diğerlerinin yaralarını dayanışma içinde onarmakta, insan olma potansiyellerini açığa çıkarmaktadırlar. Ayrıca filmin kadınları her yaştan, her ırktan kadınlardır. Genç, yaşlı, siyahi, sarışın, kızıl, güzel ve çirkindirler.

İlerleyen kovalamaca sahnelerinde Çokluk karakterleri bir amaç etrafında bir araya gelecek şekilde yavaşça dönüşüm geçirmeye başlarlar. Her şeyden önce kadınların hepsi savaşçı kadınlara dönüşürler, Nux şehadet kültürüyle kendisini kurbanlaştıran egemen ideolojiden arınır, Capable bir erkekten gerçekten hoşlanır, Max anonim ve bencil bir insan olmaktan çıkarak ismini kazanır ve kadınların kurtuluş düşüne destek olur. Karakterler dayanışma içinde kendilerini öteki için feda etmeyi de göze alırlar, Nux geçidi kapatmak uğruna ölmeyi göze alırken, Max kan kaybından ölmek üzere olan Furiosa’ya kanını verir.

İmparatorluk grubunu oluşturan tüm karakterler, yolculuk boyunca yok edilirler. Ölümsüz Joe, İnsan Yiyici, Bullet Farmer, Savaş Çocukları ve Akbabalar kaybederler safındadırlar. Grubun tekrar Hisar’a dönmesiyle, ölümsüz Joe’nin yardakçıları Hisar’ı teslim etmek konusunda bir tereddüt yaşasalar da, çocuk işçiler kapıları açarlar ve grup içeriye girer, tam bu sahnede eve, anneliğe ve süt vermeye mahkum edilen kadınlar suları açarak, suya hasret insanları da beslerler. Hisar’da anaerkil bir yaşam umudu belirmiştir. Bir erkek olarak Max, bu iktidardan pay almayı reddeder ve Furiosa ile sesiz bir anlaşmaya vararak Hisar’ı reddeder.

Sonuç itibarıyla Mad Max: Fury Road serinin önceki filmlerine nazaran bize daha özgürlükçü bir ufuk sunar. Negri ve Hardt’ın kavramları filmin içindeki olayları ve özneleri yerleştirmek konusunda bize bir imkan sağlamış olur.

Oktay Şılar / Uzm. Psk